25 Eylül 2026

MAZİ GERÇEKTEN MAZİ MİDİR?

ile Büşra Akel

Bazen ansızın bir şarkı çalmaya başlar…

Birkaç nota, bir-iki mısralık bir nakarat; hepsi bu kadar. Ancak o küçücük melodi, insanın içindeki gizli bir kapıyı aralamaya yeter. Unutulduğu sanılan bir sokak, çocukluğun geçtiği o ılık ev, tanıdık bir yüz ya da serin bir yaz akşamı birer birer gözlerimizin önüne serilir. Oysa üzerinden ne kadar da uzun zaman geçmiştir. İnsanlar değişmiş, şehirler binalarla büyüyüp çehre değiştirmiş, hayat herkesi bambaşka savurmuştur. Yine de birkaç dakikalık o melodi, bizi zamanın ötesine geçirip geçmişin şefkatli kucağına bırakıverir.

İşte tam o anda içimizde şu soru belirir: Mazi gerçekten mazide kalmış mıdır?

Gelişigüzel “geçmiş” deyip geçtiğimiz kavram, sadece takvim yapraklarında sararıp giden günlerden ibaret olsaydı, onu arkamızda bırakmak çok kolay olurdu. “Geldi, geçti ve bitti” der, yolumuza devam ederdik. Ancak zaman akıp gitse de bazı şeyler kolay kolay geçmez.

Yıllar önce söylenmiş içten bir söz, örneğin çocukken babaannemizin bir akşamüstü kurduğu o sıcacık cümle, yıllar sonra bile kalbimizi aynı sıcaklıkla ısıtmaya devam edebilir. Ya da yarım kalmış bir vedanın sızısı, takvimler kaç kere değişirse değişsin hafiflemez. Çocukken bin bir çeşit oyun oynadığımız, tozunu yuttuğumuz o dar sokak yıllar sonra ansızın karşımıza çıktığında adımlarımız kendiliğinden yavaşlar. Dizimizdeki o eski yara izine bakar gibi, anılar tek tek hafızamızda yeniden canlanır; koştuğumuz anların neşesi, arkadaş çığlıkları ve akşam ezanı okunurken eve yetişme telaşı dün gibi zihnimize üşüşür.

Belki de bu yüzden bazı yerlere yıllar sonra döndüğümüzde yalnızca bir sokağı, bir evi ya da bir ağacı görmeyiz. Orada bıraktığımız eski hâlimizi de ararız. Duvarlar değişmiş, kapılar yenilenmiş, bahçeler küçülmüş olabilir. Fakat insanın hafızası böylesine kolay yenilenmez. Bir köşe başı, bir pencere, hatta yıllardır fark etmediğimiz bir koku bile bizi bir anda yıllar öncesine götürebilir. Çünkü bazı anılar mekânlara değil, doğrudan kalbimize yerleşir.

Demek ki geçmiş, sadece geride bıraktığımız yaşanmışlıklardan oluşmuyor. Mazi, bugün kim olduğumuzun hamurunu karmaya ve bize yön vermeye devam ediyor.

Bir zamanlar gözümüzde kocaman ve sonsuz görünen o dünyanın içinde kaybolurken, büyüdükçe kendi küçük dünyamızı kurmaya başlarız. Artık hayatın yükünü hem omuzlarımızda bir sorumluluk hem de kalbimizde derin bir birikim olarak taşırız.

Çocukken çok basit görünen şeylerin aslında ne kadar kıymetli olduğunu da büyüdüğümüzde fark ederiz. Birlikte yenilen akşam yemekleri, kapının önünde geçirilen uzun saatler, bayram sabahlarının telaşı, yaz akşamlarında açık bırakılan pencereler… O günlerde sıradan gelen ne varsa, yıllar sonra hatırlandığında paha biçilemez bir değere dönüşür. İnsan bazen geçmişin güzelliğini yaşarken değil, ondan uzaklaştığında anlar.

Hatta bazen sararmış eski fotoğraflara bakarken de benzer bir duygu kaplar yüreğimizi. Karedeki o insan bize bir o kadar yakın, bir o kadar da yabancıdır.

“Bu kişi gerçekten ben miyim? Yoksa bana çok mu benziyor?” diye sorgulamadan edemeyiz. O eski ama son derece içten gülüş, henüz kırılmamış ve hayatın yormadığı o berrak bakışlar, umut dolu gözler…

Evet, o fotoğraftaki çocuk tam olarak bizizdir. Ancak dünkü masumiyetle bugünkü olgunluk her zaman aynı teraziye sığmaz. Belki de büyümek, biraz da kendi eski hâlimize sevgiyle sarılıp, ona usulca veda edebilmektir.

Çünkü insan büyüdükçe yalnızca yaşını değil, hikâyesini de büyütür. Her yaşanmışlık bize bir şey bırakır. Kimi zaman bir ders, kimi zaman bir özlem, kimi zaman da hiç farkında olmadan taşıdığımız bir alışkanlık… Bugün verdiğimiz bazı kararların, kurduğumuz bazı cümlelerin hatta insanlara bakışımızın bile geçmişte yaşadıklarımızdan izler taşıması belki de bundandır.

Üstelik her mazi güzel değildir. Bazı anıları hatırlamak yüzümüzde tebessüm değil, sessiz bir hüzün bırakır. Keşkeler, söylenememiş sözler, zamanında kıymeti bilinmemiş insanlar da geçmişin bir parçasıdır. Fakat belki de hayatın bize öğrettiği en önemli şeylerden biri, geçmişi değiştiremeyeceğimizi ama onunla kurduğumuz ilişkiyi değiştirebileceğimizi anlamaktır.

Bazı kapıları yeniden açamayız. Bazı insanlara yeniden sarılamayız. Bazı günlere geri dönüp aynı sofraya tekrar oturamayız. Fakat o günlerin bize bıraktığı sevgiyi, öğrendiklerimizi ve güzel hatıraları yanımızda taşıyabiliriz.

Belki maziyi kabullenmek de biraz budur. Geçmişe sürekli dönüp orada yaşamak değil; oradan aldıklarımızla bugüne daha anlamlı bakabilmek…

Bir şarkının bizi yıllar öncesine götürmesine izin vermek, eski bir fotoğrafa bakıp gülümsemek, çocukluğumuzun geçtiği bir sokağın önünden geçerken birkaç saniyeliğine durmak… Bunların hiçbiri geçmişte yaşadığımız anlamına gelmez. Aksine, zamanın elimizden aldığı bazı şeylerin hâlâ içimizde bir karşılığı olduğunu gösterir.

Çünkü insan geçmişini tamamen geride bırakarak geleceğe yürüyemez. Ne kadar değişirsek değişelim, içimizde bir yerlerde çocukluğumuzun sesi, eski bir evin kokusu, bir yakının sıcaklığı ve yıllar önceki o saf gülüş yaşamaya devam eder.

Belki de mazi dediğimiz şey tam olarak budur: Artık dokunamadığımız ama hâlâ hissedebildiğimiz bir zaman parçası…

Takvimde çoktan kapanmış bir sayfa olabilir ama kalbimizde hâlâ açık duran bir pencere gibidir.

Ve belki insanın asıl yolculuğu, geçmişi unutmakla değil, onunla barışmayı öğrenmekle başlar.

Çünkü mazi, geçmişte kalan bir toz bulutu değil; bugün yürüdüğümüz yola ışık tutan en sessiz rehberimizdir. Bazen bizi gülümsetir, bazen içimizi burkar, bazen de olduğumuz insanı neden olduğumuzu hatırlatır.

O hâlde belki de soruyu biraz değiştirmek gerekir:

Mazi gerçekten mazi midir?

Belki değildir.

Çünkü bazı şeyler geçmişte kalmaz. Bir şarkının içinde, eski bir fotoğrafın köşesinde, çocukluğumuzun bir sokağında ya da kalbimizin kimselere göstermediğimiz bir yerinde yaşamaya devam eder.

Zaman onları bizden uzaklaştırır ama tamamen silemez.

Çünkü insanın geçmişi, arkasında bıraktığı bir yol değil; yürüdüğü yol boyunca içinde taşıdığı hikâyedir.