ÖTEKİ
Fark ettiniz mi, bazen bir evin içinde diğerlerinden biraz daha farklı düşünen biri vardır. Herkes aynı şeyleri söylerken bu kişi başka türlü düşünür. Herkes susarken o konuşmak ister. Herkes olan biteni kabullenmişken, o görünmeyen bazı şeylerin varlığını hisseder. Ve zamanla ona bazı isimler verilir: Asi, haylaz, uyumsuz, arızalı…
Bence farklı düşünen birini anlamak, ona bir isim vermekten çok daha zordur. Çünkü bir insanı anlamaya çalışmak, onun neden böyle davrandığını gerçekten merak etmeyi gerektirir. Oysa çoğu zaman farklı olanı anlamaya çalışmak yerine onu tanımlamak daha kolay gelir.
Bazı çocuklar ailelerinin sessizliğini bozmak için doğmuş gibidir. Yıllardır konuşulmayanların üzerine sorular sorar, herkesin normal kabul ettiği davranışların ardındaki nedenleri merak ederler. Söylenmeyenleri hisseder, görmezden gelinenleri dile getirirler. Bana göre onların farklılığı tam da burada başlar: Dünyayı kendilerine anlatıldığı şekliyle kabul etmek yerine, onu kendi gözleriyle anlamaya çalışırlar.
Fakat bir çocuk, kendi evinde sürekli farklı olduğu hissettirildiğinde zamanla davranışlarını sorgulamaya başlar. Söylediği bir sözün neden tepki çektiğini, neden bazı sorularının hoş karşılanmadığını düşünür. Bir süre sonra kendine şunları söyler.
Biraz daha susmalıyım.
Bazı şeyleri bu kadar sorgulamamalıyım.
Her şeye karşı çıkmak yerine olduğu gibi kabul etmeyi öğrenmeliyim.
Bence insanın kendinden uzaklaşması da tam olarak böyle oluşur. Önce bir düşüncesini içinde tutar, sonra söylemek istediklerini seçer. Zamanla sırf huzur bozulmasın diye kendi sesinden vazgeçebileceğini düşünür.
İnsan, kendisine sürekli “yanlış” olduğu söylendiğinde, bir süre sonra gerçekten yanlış olduğuna inanabilir. Kendi sezgilerinden kuşku duyar, söylediklerini tekrar tekrar düşünür. Bir şeyi yanlış mı anladığını, fazla mı büyüttüğünü sorgular. Kendini açıklamaktan yorulur.
Anlaşılmak için konuşur, konuştuğu için suçlanır; sustuğunda ise bu kez neden sustuğu sorulur.
Bence insanı en çok yoran şeylerden biri de budur: Ne yaparsa yapsın kendisi için doğru bir yer bulamamak.
Oysa farklı olmak, her zaman yanlış olmak değildir. Bazen insanın farklı düşünmesi, yalnızca dünyaya başka bir pencereden baktığını gösterir. Ya da bir aynaya baktığını…
Bazı çocuklar, ailelerinin görmek istemediği aynalardır. “Böyle gelmiş, böyle gider.” denilen şeylere itiraz ederler. Çünkü onların dünyasında hayat, kendilerine çizilmiş sınırların içinde başlayıp bitmez.
Fakat bir ailenin düzenini sorgulayan çocuğu anlamak, onu susturmaktan çok daha zordur. Bu yüzden bazen aile, kendi içindeki huzursuzluğun nedenini onun davranışlarında aramaya başlar. Bir tartışma çıktığında onun adı geçer, bir şeyler ters gittiğinde ilk onun davranışı sorgulanır. Çocuk ise zamanla yalnızca ailesiyle değil, kendisiyle de mücadele etmeye başlar. Daha dikkatli davranır, bazı düşüncelerini kendine saklar, sırf sorun çıkmasın diye söylemek istediklerinden vazgeçer.
Ama insanın içinde, bütün bunlara rağmen kaybolmayan bir taraf vardır. Ne kadar geri çekilse de tamamen yok olmaz. Çünkü insanın kendi düşüncelerinden vazgeçmesi, yalnızca bir fikirden vazgeçmek değildir; bazen kendisine ait bir parçayı da geride bırakmasıdır.
Ve tam da burada, çocukluğumuzdan beri bildiğimiz o eski masalın başka bir anlamı daha ortaya çıkar.
Çirkin Ördek Yavrusu…
Bir anne ördeğin yavruları arasında diğerlerinden farklı görünen bir yavru vardır. Kardeşleri ve çevresindeki hayvanlar onu dışlar, ona “çirkin” diyerek alay ederler. Küçük ördek, kendisinde bir kusur olduğuna inanarak bulunduğu yerden uzaklaşır ve kendisine ait bir yer aramaya başlar.
Aradan zaman geçer. Bir gün suda kendi yansımasını görür ve gerçeği fark eder: O bir ördek değil, bir kuğudur.
O ana kadar kusur sandığı şey, aslında onu diğerlerinden ayıran kimliğidir. Çirkin olduğuna inandırılmıştır; çünkü kendisini ait olduğu yerde değil, ait olmadığı bir yerde tanımaya çalışmıştır.
“Çirkin Ördek Yavrusu”nun asıl hikâyesi de bence bir gün kuğu olduğunu anlaması değildir.
Asıl hikâye, yıllarca kendisinde bir kusur aradıktan sonra artık kusuru kendinde aramaktan vazgeçmesidir.
Bana göre insanın hayatındaki en büyük dönüşüm de tam burada gerçekleşir: Kendini değiştirmeye çalışmayı bıraktığı ve kim olduğunu gerçekten anlamaya başladığı anda.
Umarım ailelerinde kendilerini birer “günah keçisi” gibi hisseden tüm ötekiler, bir gün kendilerinde kusur sandıkları şeyin, aslında ‘kim olduklarının bir parçası’ olduğunu fark ederler. Kendilerini küçülttükleri yerlerden çıkıp oldukları hâlleriyle var olabilecekleri insanlarla karşılaşırlar.
Çünkü insanın kendisine ait bir yer bulması, her zaman bir yere sığmayı öğrenmesiyle gerçekleşmez; bazen sığmadığı yerden çıkmasıyla başlar.
Bana göre kendini ailesinin, toplumun ya da sürüden sayılanların kalıplarına sığdıramamak her zaman bir eksiklik değildir. Bazen insanın kendi benliğini koruyabilmesinin en sessiz biçimidir. Herkesin kabul ettiği bir şeyi sorgulayabilmek, yalnız kalma ihtimaline rağmen kendi düşüncesinden vazgeçmemek de bir cesarettir.
Çünkü insan, kendisini sürekli eksik hissettiren bir yerde ne kadar kalırsa kalsın, oraya ait olmak zorunda değildir.
Bazen insanın bulması gereken şey başkasının onayı değil, kendi sesidir.
Ve ait olduğumuz gökyüzü, bizi kabul edecek bir sürüyü bulduğumuz yerde değil; artık kendimizi küçültmek zorunda olmadığımız yerde başlar.