9 Ekim 2026

YALNIZ

ile FURKAN ORUÇ

Ateş başında oturan birisi vardı. Gözlerinden korktuğu belli oluyordu. Yanına gitme konusunda çekincelerim var ama içimdeki uyumak bilmez merak duygusu beni ona götürüyordu. Bir insana olan hasretim beni ona götürüyordu.

 

Büyük savaştan bu yana beş yıl geçmişti. Artık sokaklar ot bağlamış, evler yok olmuştu. Artık insanoğlu diye bir kavram kalmamıştı. İnsanlar dünyayı hayvanlara devretmişti. Bizim çağımız son bulmuştu.

 

Öyleyse bu ateşin başındaki kişi kimdi? Yoksa yalnızlık içinde kıvranan aklım bana oyun mu oynuyordu? Bunu öğrenmeliydim. Daha fazla duramazdım.

 

Yavaşça yaklaştım. Gözlerimiz birbirine çarptı. Yorgun bir ses tonuyla “Selam, handaş.” diyebildim.

 

— Selam, handaş. Üşümüş gözüküyorsun. Isınmak ister misin?

 

Cevap verdi. Cevap verdi, demek ki yaşayan bir insandı. Ağlamayı hatırlasam ağlayacaktım. “Sen nasıl hayatta kalmayı başardın?” diye sormalıydım.

 

— Uzun hikâye be, handaş. Senin hikâyen nedir? Sen anlatmak ister misin? Sıcak yemeğim ve biraz suyum var, paylaşabilirim. Ateş ise ikimize yeter. Gecede uzun uzun konuşmak ister misin?

 

Bir insan görmeyeli yıllar geçmişti. Bir insana güven duymayalı da…

 

— Korkma, handaş. Hâline bakılırsa kendine bile hayrın yok. Yanlış anlama da, lütfen. Çekingenliğini anlıyorum ama boş bir çekince. Son insanlar olarak yemeğin bol, suyun bol, paranın ise yok olduğu bu dünyada sana nasıl bir kötülük planlayabilirim? Anlat hadi, handaş. Hikâyen nedir?

 

Bak, elimde silah yok. Bir kalem ve bir kitap var. Hikâye yazan birinden korkuyor musun?

 

Gülmekle korkmak arasında dilimden şu cümleler dökülüverdi:

 

— Beni asıl korkutan hikâyeler, kimsenin okuyamayacağı.

 

— Sen varsın, handaş. Okumak ister misin?

 

— Okumak mı? Konuşmayalı yıllar oldu, sen okumak diyorsun. Aklını kaçırdığın belli.

 

Ama ilginçtir ki korku vermiyorsun. Şu uzattığın su zehirli durmuyor. Yüreğim seni dinlememi istiyor ama ya aklımın bir oyunuysan? Ya asıl deli bensem? Emin olmak, hayatta kalmaktan daha zor.

 

— Zor değil.

 

“Zor değil.” dedi ve suyu içti. Kalanını bana uzattı ve ipi göstererek:

 

— İstersen bağla, istersen ellerimi kes ama konuş. İnsan görmeyeli, bir ses duymayalı yıllar geçti.

 

Ona güvenmeli miydim, bilmiyordum ama aynı duygulara ben de sahiptim. Onu ellerinden ağaca bağladım. İtaatkâr bir ruh gibi sessizce durdu. “Yeter ki anlat, yeter ki konuş.” diye yalvardı.

 

Artık susamazdım. Dilim konuşmak için yalvarıyordu. Yılların birikmişi yağmur gibi dilimden yağmaya başladı.

 

— Nereden başlasam ki? Uzun zaman önceydi. Han’ın ordusunda görev yapıyordum. Yeni bir askerdim; toydum, hevesliydim. Savaşı az çok biliyorsundur zaten ama her gece günahlarla yıkandım. Emirlere uydum. Dünyanın bu hâle gelmesini istedim, daha doğrusu izin verdim.

 

Sessizce dinliyordu. Konuşmuyordu, sadece “anlat” diyen gözlerle beni izliyordu.

 

— Ülkeler düştü. Han’ın hayalleri bir bir gerçekleşti. Büyük Dünya İmparatorluğu’nun bir parçası olmaktan gurur duyuyordum. Ailesi belli olmayan Han’ın yetimhanelerinde büyümüş, savaşmaktan başka hiçbir şey bilmeyen biri için muhteşem bir yoldu, bir gururdu. Hayatımın tek anlamıydı benim gibilerle Han’a hizmet etmek. Ne büyük şanstı, bilemezsin. Ülkeler düştü, şehirler teslim oldu. Han, Dünya İmparatorluğu’nu kurdu.

 

Başarmıştık. Amacımızı yerine getirmiştik.

 

Hayallerimize ulaşmıştık.

 

Han hariç… Onun tek hayali dünyadan insanları temizlemekmiş. Bunu anladığımızda artık çok geç olmuştu.

 

Gözlerimiz ağlamaktan şişiyordu. Ağlamayı yeniden öğreniyorduk adeta.

 

Robot ordusu, savaştan geri kalanları yok etti. Bu deliliğine, aşkından öldüğü insandan başladı, herkesin gözü önünde. Sonrasını biliyorsun. Robot ordusu gerekeni yaptı. Durdurulamadı. Ben ise korkakça eski bir sığınağa saklanabildim.

 

O ana kadar korkunun ne olduğunu bilmeden yaşadım ve o gün anladım korkunun ne olduğunu, yalnızlığın ne olduğunu. Robotlardan, Han’a olan güvenimin boşa çıkmasından dolayı kendimi soyutladım. Yiyeceğim bitince çıktım ve dünyayı gördüm. Her şey bitmişti. Kimseler kalmamıştı. Dünya doğanın olmuştu. Beni nasıl bulamadılar, bilmiyorum ama günlerce aç, susuz, korkuyla yürüdüm ve seni buldum.

 

Şimdi sen anlat. Yalvarıyorum, dünyaya ne oldu?

 

Derin bir nefes aldı ve şöyle dedi:

 

— Robot ordusu, Han’ın önderliğinde dünyayı doğaya teslim etti. Seni nasıl bulamadılar, inan ki ben de bilmiyorum ama savaş pek uzun sürmedi. Han istediğini aldı.

 

— Senin hikâyen nedir peki? Lütfen anlat.

 

— Benim hikâyem mi? Benim hikâyem yok. Amacım var. Dünyayı yazmak; kimse okumasa da yazmak ve dünyanın mutlu olduğunu görmek. Onun mutluluğunun bekçisi olmak, korumak ve senin gibilerin doğadan dünyayı çalmasına engel olmak gibi asil bir amacım var.

 

— Sen delirmişsin, bu belli. Söylesene, sen kimsin? Gerçekten amacın ne?

 

— Beni tanımadın mı? Ben dünyayı bu hâle getirenim.