25 Eylül 2026

INFITAR

ile Büşra YILDIZ

Bazı şeyler bir anda kırılmaz.
Önce içten içe çatlar.
Kimse duymaz o ilk sesi. Duvar yerinde durur, cam hâlâ pencerededir, kapılar açılıp kapanmaya devam eder. Hayat, hiçbir şey olmamış gibi kendi gürültüsünü sürdürür. Oysa bir yerlerde bütünlük çoktan yara almıştır.
İnfitâr biraz da budur belki; dışarıdan bakıldığında hâlâ ayakta görünen bir şeyin içeriden parçalanmaya başlaması.
İnsan da böyle değil midir?
Bir gün öfkelenir, ertesi gün susar. Bir başka gün suskunluğunu taşımakta zorlanır. Sonra bir bakarsın, yıllardır yerinde duran bir duvar, tek bir darbeyle değil; içine biriktirdiği bütün çatlaklarla çökmüştür.
Biz ise çoğu zaman çöküşün kendisine bakarız.
Öncesini değil.
Bir insanın yüzündeki öfkeyi görürüz ama o öfkenin kaç yıldır büyüdüğünü sormayız. Bir çocuğun gözlerindeki korkuyu görürüz ama korkunun hangi cümleden sonra başladığını merak etmeyiz. Bir kapının ardında yükselen sesi duyarız fakat o ses yükselene kadar kaç sessizliğin üst üste biriktiğini bilmeyiz.
Sonra şaşırırız.
“Nasıl oldu?”
Sanki hiçbir şeyin habercisi yokmuş gibi.
Oysa bazı felaketler gelmeden önce kapıyı çalmaz. Bazen yalnızca çatlak bırakır. Biz görmek istemezsek, çatlağı duvarın deseni sanırız.
Belki de en büyük yanılgımız budur.
Kötülüğü yalnızca ortaya çıktığında tanımak.
Çünkü bir şeyin kırılması için her zaman büyük bir darbe gerekmez. Bazen küçük bir ihmal, uzun bir suskunluk, görmezden gelinen bir öfke yeterlidir.
Ve bir gün, herkes aynı sesi duyar.
O zaman artık “Neden?” diye sorarız.
Fakat bazı soruların cevabı, o son seste değil; ondan çok önce duyulmamış küçük çatlaklardadır.
İnsan bazen bir binanın değil, kendisine emanet edilmiş dünyanın çatladığını fark ettiğinde uyanır.
Ama bazı uyanışlar, keşke biraz daha erken olsaydı dedirtir.