YANILGI MI, ZAFER Mİ?
İnsanın en büyük yanılgısı, kendi kendine yetmeyi bir zafer zannetmesiyle başlıyor galiba.
Bir yerde okumuştum: “Soğuktan titresem, darıldığım dağın odununu yakmam.” İlk karşılaştığımda göğsüme bir ağırlık gibi çökmüştü bu cümle. İnsana önce dimdik bir omurga, kırılmaz bir gurur vadediyor. Ne kadar asil, değil mi? Eğilmemek, minnet etmemek, gerekirse o ayazın ortasında kaskatı kesilmeyi göze almak… Ama insan durup biraz nefeslenince, o cümlenin içindeki asıl sızıyı fark ediyor. O söz çaresizce örülmüş, harcına kırgınlık katılmış yüksek bir duvarın sesi oluveriyor.
Oysa donarak ölmek hiçbir zaman bir zafer olmadı, sadece mağrur bir vazgeçiştir bu. Kendimizi o dağın soğuğunda cezalandırırken, asıl cezayı o dağa değil titreyen kendi ellerimize kestiğimizi çok geç anlıyoruz. Güç dediğin şey, o kırgınlığın üzerinden atlayıp gerekirse canını yakan o dağın eteğinde bile ısınabilme cüretini göstermektir. İnsan, yaralanmaktan o kadar korkuyor ki iyileşmenin tek yolunun temas etmek olduğunu unutuyor. Sonunda elimizde kalan ne bir zafer tacı ne de asil bir duruş oluyor; yalnızca kendi gururumuzun ayazında donmuş, hiç kimsenin dokunamadığı kaskatı bir yalnızlık kalıyor geriye.
Belki de mesele bunu kesin bir zafer ya da mutlak bir yanılgı olarak adlandırmak değildir, insanın kendini koruma refleksiyle hayatta kalma arzusu arasındaki o amansız sıkışmışlıkta kalmasıdır.
O dağın odununu yakmamak ilk bakışta bir inat gibi görünse de özünde çok haklı bir hafızadır. İnsan canının nerede yandığını, hangi eşikte nefessiz kaldığını unutmaz. Güven bir kere çatırdadığında, o dağdan gelecek ısının seni ısıtmak yerine sadece elini daha derin yakacağından korkarsın. Bu yüzden arkasını dönmek, çoğu zaman bir kibir değil insanın kendi haysiyetine ve kalan son parçalarına sarılıp geri çekilmesidir.
Ama işte hayatın o acımasız ironisi tam da burada başlar: Arkasını dönüp gitmek bir anlık bir karardır, fakat o terk ettiğin yerin ağırlığını zihninde taşımak bazen bir ömür sürer. Geçmişle yaşamak kolay değil çünkü insan darıldığı dağa sırtını dönse bile, rüzgârı yine o dağın yamaçlarından esmeye devam eder. Soğuk yine o dağın soğuğudur.
Belki de bu durum ne muhteşem bir zaferdir ne de acınası bir yanılgı. Bu sadece insanın kendi sınırını çizme bedelidir. Kimi o bedeli gururuyla donarak öder, kimi de ateşe tekrar dokunup yanma pahasına affederek. Hangisinin doğru olduğunu bilmek imkânsız, çünkü insan bazen sadece donmamayı değil içerideki o son onurlu parçayı kurtarmayı seçer.
Sence insanı asıl yoran o dağın soğuğu mu, yoksa o dağa bir zamanlar duyulan o büyük güvenin enkazı mı?