9 Temmuz 2026

KARA TREN

ile Ozlem Yildirim

  Sabahın yedisinde bindik trene. Çocuklar yarı uykulu, bıcır bıcırlar. Ne akla hizmetse üçünün de yaşı yakın birbirine. Neyse konumuz bu değil. ‘Bu sene de siz gelin.’ deyince abim kendimizi İzmir treninde bulduk. İnsan bir durup düşünmez mi? Üç çocukla, tek başına kara trene binilir mi? Benimki de laf… Vagonda otururken geliyor aklıma bunlar. Birini sağıma birini soluma aldım. Küçüğüm ayakta. Oldum olası meraklı, bu taşkın denizim. Büyüdüklerinde nasıl zapt ederim bilmiyorum.

   İstasyon şefi çoktan işareti vermiş olmalı. Tren düdüğü duyuldu, başlıyor yolculuk. Nasıl da heyecanlıyım. Kime sahip çıkayım. Tövbeler olsun. Kendime mi çocuklara mı? Raylara vuran, tozu dumana katan tekerlek sesleri ile tam on iki saat sürecekti yol. Yanıma aldığım birkaç şeyde azalmıştı. Çocuklar, vagonlar arasında dolaşan amcanın üzüm sattığını görünce tutturdular, alalım diye. O gün, salkımla aldığımız Alaşehir üzümünün tadı hala damağımda. Yıllar geçti öyle güzel üzüm yemedim bir daha.

    Abim yıllardır İzmir’de. Bu sene çok ısrar etti. İlle siz gelin diye. Hüseyin, dükkânı kapatamam. Siz çocuklarla gidin deyince gözümü trende açtım. Bu nasıl bir heves? Anam duysa! ‘Ne oluyor Emine? Çoluk çocuk yola düşmeye ne meraklısın!’ derdi.  

İstiyor ki Emine, kapıdan burnunu çıkarmasın. İstesem de çıkaramıyorum ki zaten. Üç çocukla iş mi biter? Çamaşır yıka as Emine. Kocana yemek taşı, Emine. Çocukları okula getir götür, ev temizle Emine.

   İstedim ki sadece ben değil, çocuklara da değişiklik olsun. Farklı yer farklı insanlar, dünyanın başka halini de görsünler. Neşelerine neşe katsınlar istedim. Bir anne ne çok şey düşünmek zorunda. Sevdim ama tren yolculuğunu. Yol boyu izledik dağların tepelerini, küçülen evleri. Yeşile maviye doydu gözlerimiz.

  Aman ya Rabbi! Biraz önce aydınlıktı! Ne oldu? Bir anda her yer karardı. Çocuklara seslendim hemen. O birkaç saniyede aklıma neler geldi. El yordamıyla çocukları bulmaya çalışırken, karşımdaki hanım: ‘Tedirgin olmayın, tünele girdik.’ dedi. O an rahat bir nefes aldım. Hayatımda ilk kez trene biniyordum; tünelin içinden geçerken vagonun kararacağını nerden bileyim.

 Cahillik değil de tecrübesizlik mi, gün görmemişlik mi, yoksa ilk kez yaşıyor olmak mı bilemedim! ‘Sağ olun.’ dedim karşı koltuktaki kadına.

İnsan, korkunca yüzü nasıl görünür? Sahi korkunun bir şekli var mıdır? Korkunca suratım ne hal aldı, kim bilir?

  Birkaç tünel daha geçtik. İlkinde olduğu gibi tedirgin olmadım. Göre göre, yaşaya yaşaya her şeye alışıyor, insan. He! Hüseyin’im. Ne dersin? Seninle de hayatımız böyle değil miydi? Şu yaşımıza kadar kaç tünelden geçtik? Kaç tane imtihan verdik? Ama her seferinde bir çıkış yolu bulduk. Bütün tünellerin sonunda, mutlak bir ışık yok mudur zaten?

   Akşamın yedisinde vardık istasyona. Çocuklar perişan oldu. Daha varmadan yorulmuştuk. ‘Yol, yorar insanı. Ne işin var el kadar bebelerle?’ diyen anamın sesi kulaklarımda çınlıyor. Yavaşlayan rayların fren sesiyle kedime gelince, topladım kuzularımı indik kapıdan. Neyse ki abimle yengem çoktan gelmişlerdi. Yaramaz keçim, Arif’im atladı kucağına. Yengem de sevindi bizi görünce. Çok şükür, dedim. Ne yolculuktu öyle yere basmak da nimet doğrusu.

Bir hafta kaldık İzmir’de. Nasıl iyi geldi anlatamam. Havası, suyu, yeşili ruhumuzu tazeledi. Allah var, yengem benim cıngıllı çocukların gürültüsüne ses etmedi. Yavrularımın sevincini gördükçe: ‘Aferin! dedim kendime. Aferin, Emine. Ne iyi ettin de geldin.’

  Dönüş yolu korktuğum gibi geçmedi. Artık tanıyordum çoğu şeyi. Hem insan, bilmediğinden korkar. Tüneller peşi sıra geliyor ama ben etkilenmiyordum. Çocuklarda korkmuyor aksine oyun oynuyorlardı. Yalnız aramızda korkan, aynı vagonda yolculuk yaptığımız pala bıyıklı amca hariç. İlk bindiklerinde ben onlardan korkmuş, nasıl yolculuk yaparım diye düşünmüştüm. Ta ki tünele girene kadar. Amca korkudan yüzünü kapatıyor. Sanki çocuk gibi saklanacak yer arıyordu. Adamcağız tünelden çıkmamıza rağmen hala elleriyle gözlerini kapıyordu. O pala bıyıklı cüssenin de karanlık korkusu varmış demek.

   Kıkırdamaya başlayan Arif’in kahkaha sesiyle hepimiz koyuverdik kendimizi. Başladık gülmeye. Benim minik kuzum, Arif’im bile güldü o gün, o adama. Korku bile her bünyede aynı durmuyor. Sıra dağlar gibi adamı üç yaşındaki çocuğa çeviriveriyor. En sonunda kaytan bıyıklı amca bile kendine gülüyordu. Gidişimiz kadar dönüşümüz de unutulmazdı.

   Yine o gün anladım ki, tünel ne kadar karanlık olursa olsun sonundaki ışık bizi mutlu ediyordu.