İNSANDAN PARÇALAR
Kimsenin kimseye baktığı yok. İnsan hiç annesinden esirger mi gözyaşlarını? Aynı oda içindekiler bir kez olsun dönüp görmez mi ıslak yüzleri? Varsın görmesin kimse. Yalnız kalmaya, bu acıyı tek başına sindirmeye de gücü yetmezmiş insanın.
…
Düşünsene sen mosmorsun. Yatıyorsun. Yer ıpıslak, kirli bir kırmızı. Baya genişçe yayılmış ama. Parmak uçların neredeyse değecek kırmızıya. Çoktan değmiş oysa ellerine, oradan da parmaklarına süzülmüş akıyor. Huzur filan değil bu ama derin bir uyumak. Geriye kalanlar için tüm bu manzara kokuşmuş, kaskatı ve durgun. Yaşarken böyle durulmuyor insan.
…
Göğün milyon milim altındayım. Kasvetli bir gece günden kopan. Yalnızca izliyorum. Ne bu ızdırap? Anlamlandıramadığım şeylerin ucunda dolaşmaktan bitap düştüm. Ay kocaman. Yıldızlar milyar kadar. Ya ben neyim burada? Ne kadar benim değerim?
…
Annenin sesi var kulakta. Gözleri pek ıslak. Oysa susmuş, sinmiş köşeye. Ne yaptıysa olmamış bir çaresiz. Kız çocuğu var dibinde. Uzanmış öpüyor kolunu annenin. Kokusuna sığınmış bir garip. İkisi de durgun şimdi. Yüzler kupkuru kesilmiş. Uyku ikisinin de sonu olmuş.
…
Apar topar kalktı yerinden. Eve gitme vakti geldi. Sahi ya neredeydi bu ev? Issız gecelerin dikeniyle gündüzün boğucu ışığı arasında yol sürdü. Kalabalıklardan tenhaya kadar bulaştı. Bir türlü varamadı, bir türlü bulamadı.
…
Serin havaların sesini özledim: Üşümekten biçare ellerin kızarışını. Sokakların içinden geçip damları delen rüzgarın hışmına yenik düşmeyi bekledim. Biz kokusu çoktan uçmuş. Bir ben var aylak ayak gezen kuytu yerlerde. Az vakti kalmış, esecek rüzgar, biliyorum. Donakalacağım. Donacağım.
…
Ve sonra kimsecikler kalmadı dünyada. Bomboş, kurak, tenha bir yere dönüştü. Üzerinden kimsecikler geçmez, toz uçmaz oldu. İnsanoğlu çabuk unuttu bu küreyi. Başka yerlere sardı. Yine yaşadı ve alıştı. Dünya terk edilmişliğin acısını üstünde hissediyordu. Çok geç. Olan oldu. Herkes ve her şey kaldığı yerden devam etti.
…
Günlerden bir gün duygular küsmüşler birbirlerine. Üzgün kenarı büzüşmüş. Kızgın, genişçe bir istila etmiş mekanı ve sertçe dikilmiş olduğu yere. Şaşkın, ağzı açık olanları izlerken mutlu, kapıya dayanmış. Ve konuşmuş mutlu: Birlik olmadan ne yazar, ne eder insan. Ne anlam kalır ne de bir tat.
…
Sevgiliden geriye kalan kıvrılmış bir mektup: İçinde mürekkebi akmış, ne yazdığı anlaşılmayan sayılı kelimeler. Ağzından dökülüverdi. Tesiri kalmadı. Bir daha anmadı sevgiliyi. Mektup mum ateşinin üzerinde zarifçe dans etmeye başladı. Küller her yerdeydi.
…
Biz küçükken su içerdik testiden derdi babam. Buna eşlik ederdik gülerek. Ama annemin bakışları nostaljiyle iç içe geçmiş, sanki oracıkta kalmıştı. Bu deyiş bizde anlam uyandırmasa da yıllar geçtikçe eskidi. Çok uzaklaştık geçmişten. Anlayamadan eskiyen biz de varız şimdi. Miras olarak bırakılacak bir deyiş bıraktılar ardımızda.
…
Çok kalabalık. Ben bu kalabalıkta yine yalnızlığa hüküm giyiyorum. Belki de bunu ben istiyorum. Ama sanmıyorum. Sanki konuşsam sesimi duyamayacak kadar sağır davranacaklar. Duymaya tenezzül dahi etmeyecekler. Ben de öylece konuşmanın meraklısı değilim. Ne çok isterdim kafamdaki insanlarla bir kaç sayfaya kurulup konuşmayı. Çok kalabalık. Sesler durulmuyor. Duymak isteyeceğim sesleri duyamayacağım kadar uzaktayım. Yalnızca hayalini kuruyorum. Hayalimde bile gözlerimin önünden silinmek için an kolluyor imgeler. Ne olacak böyle?
…
Ben hiç böyle hissetmedim ki.
Bilmem, adı sanı nedir? Pencereden dışarı izlerken dank eder durur bende. Aklım bir yolunu bulup o duyguyu kalbime teslim etmenin bir yolunu bulur zaten hep. Tatlı bir acı sarıyorsa beni; hem de en canlı hâliyle, nasıl başa çıkabilirim ki? ‘O’ bunu bilir mi?
- Ne mümkün. Ne çok isterdim ben anlaşılmayı. Duygularımın beni yalnız başıma bırakmasını ve öylece kalakalmayı. Zihnimin gürültüsü ve ‘O’ yetiyor kendimi kaybetmeme.