GECE BİR YERE ÇIKMAZ
O gece uyumam gerektiğini düşünüyordum; ertesi sabah erkenden kalkacak, yapmam gereken birkaç işi halledecek, sonra da uzun zamandır ertelediğim o görüşmeye gidecektim. İnsan, ertesi güne yapılacak işler koyunca kendisini biraz daha düzenli, biraz daha ciddi ve hatta biraz daha önemli sanıyor; sanki hayat dediğimiz şey, bir gece önceden hazırlanan küçük bir listeye yazılabilir, sabah olduğunda da sırayla üzerleri çizilebilir şeylerden ibaretmiş gibi. Ben de yatağın kenarına oturmuş, ayakkabılarımı çıkarmadan önce masanın üzerindeki saate bakıyor, yarının bütün ayrıntılarını kafamda birer birer yerine yerleştirmeye çalışıyordum.
Pencereden içeri giren hava soğuktu. Perde, dışarıdan gelen rüzgârla ağır ağır kıpırdıyor, odanın duvarında anlaşılmaz bir gölge meydana getiriyordu. Bir ara o gölgeyi uzun uzun seyrettim ve onun, yıllardır görmediğim bir sokağa benzediğini düşündüm. Sonra neden böyle düşündüğümü anlamaya çalıştım; fakat insanın bazı şeyleri anlaması, onları hatırlamasından daha güç oluyor. Gölgeyi seyretmeye devam ettim ve çocukluğumun geçtiği mahalleyi hatırladım: Akşamları erkenden kararan dar sokakları, bakkalın önündeki tahta sandalyeleri, yazın sıcağında asfaltın üstünden yükselen o ağır kokuyu, okuldan dönerken cebimde taşıdığım ve eve varmadan bitirdiğim küçük ekmekleri, annemin pencereden sarkıp beni çağırmasını…
Bunların hiçbirinin yarınla ilgisi yoktu.
Zaten insanın en büyük yanılgısı da bu değil miydi? Yarın için hazırlanırken sürekli dünü düşünmek.
Masaya geçtim. Yarın yapacaklarımı yazmak için önüne boş bir kâğıt koydum. Tarihi attım, altına birkaç madde yazdım; saat dokuzda şuraya, on birde buraya, öğleden sonra şu işi, akşam da eve dönüp biraz dinlenmek. Sonra kalem elimde kaldı. Kâğıdın üzerinde dört beş kelimeden ibaret bir gelecek duruyordu karşımda ve ben, nedense, o geleceğe hiç güvenmiyordum. İnsan kendi yazdığı bir şeyden nasıl şüphe ederse öyle bir şüpheydi bu. Bir süre sonra kalemi bıraktım, kâğıdı katlayıp masanın kenarına koydum.
Yarın yapılacaklar listesi hazırdı.
Ama yarına gidecek insan hazır değildi.
Bunu düşününce kalkıp mutfağa gittim. Su içtim. Sonra bir bardak daha doldurdum, fakat ikinci bardağı içmeden lavaboya döktüm. Bazen insan susadığı için değil, elleri boş kalmasın diye bir şeyler yapıyor. Ben de mutfakta gereksiz yere dolaştım, dolabın kapağını açtım, kapattım, buzdolabının içindeki ışığa baktım, sonra hiçbir şey almadan geri döndüm. Odamın kapısına geldiğimde, yıllar önce babamın söylediği bir söz aklıma geldi: “İnsan bazı geceler ne yapacağını değil, neyi kaybettiğini düşünür.”
O zamanlar bu sözü anlamamıştım.
Şimdi anlamıştım ama keşke anlamasaydım.
Yatağa uzandım. Tavana baktım. Tavanda küçük bir çatlak vardı; daha önce hiç fark etmediğimden emin olduğum halde bana çok tanıdık geldi. Çatlağın nereden başlayıp nereye kadar uzandığını gözlerimle takip etmeye başladım. Belki de zihnimi boşaltabilirdim. Belki birkaç dakika sonra uyku gelir, sabah olduğunda bütün bunlar anlamsızlaşırdı. Gözlerimi kapattım.
Olmadı.
Kafamın içinde yıllardır kapalı duran bir kapı açılmış gibiydi. Önce bir yüz geldi. Sonra başka bir yüz. Sonra bir sokak. Sonra bir sınıf. Sonra okulun bahçesinde tek başıma oturduğum o öğle vakti. Sonra eve geç geldiğim bir akşam. Sonra söyleyemediğim bir söz. Sonra söyleyebilseydim belki her şeyin değişeceğini düşündüğüm başka bir söz. İnsan geçmişini hatırlarken olayları değil, ihtimalleri de hatırlıyor; asıl yorucu olan da bu. Ya şöyle olsaydı, ya oraya gitmeseydim, ya o gün susmasaydım, ya biraz daha bekleseydim, ya bir kez daha arasaydım…
“Ya” kelimesi insanın içine kurulmuş küçük bir mahkeme gibiydi.
Ne kadar düşünürsen düşün, hiçbir karar çıkmıyordu.
Saatin tik taklarını duymaya başladım. Her ses, odanın içinde biraz daha büyüyordu. Bir ara saati susturmak istedim, sonra bunun saçma olduğunu düşünüp vazgeçtim. Zamanın sesini susturmak mümkün değildi. İnsan saatten nefret edebilir, zamanı durduramazdı. Üstelik zamanın durmasını istediği anlarda bile insan, biraz sonra ne olacağını merak etmeye devam ediyordu.
Kalkıp saate baktım.
Gece yarısını çoktan geçmişti.
Yarın başlamıştı.
Bunu görünce garip bir şey oldu; bütün gece boyunca beklediğim yarının aslında sessizce gelip odamın içine yerleşmiş olduğunu fark ettim. Ben hâlâ onu bekliyordum, oysa o çoktan gelmişti. Üstelik geldiğinde hiçbir şey değişmemişti. Ne odam aydınlanmıştı, ne içimde bir ferahlık doğmuştu, ne geçmiş silinmişti, ne de geleceğin bütün kapıları açılmıştı. Sadece saat değişmişti.
Yatağın kenarına oturdum.
Uzun zamandır ilk defa yarından korkmadığımı fark ettim.
Çünkü yarın dediğim şeyin, aslında bugünün biraz daha ilerlemiş hâlinden başka bir şey olmadığını anlamıştım. İnsan kendisini geleceğe hazırlayarak geçmişinden kurtulamıyordu. Dün nasıl geçtiyse, yarın da insanın içindeki aynı boşlukla geçecekti. Değişen yalnızca takvim olacaktı.
Pencereye yürüdüm. Perdeyi açtım. Sokak bomboştu. Karşı apartmanın birkaç penceresinde ışık yanıyordu. O ışıklara bakarken, o evlerde de benim gibi uyuyamayan, geçmişini düşünen, yarına yetişmeye çalışan insanlar bulunduğunu düşündüm. Herkesin kendi gecesi vardı. Herkesin kimseye anlatmadığı bir cümlesi, kimseye göstermediği bir yarası, sabaha kadar unutmaya çalıştığı bir hatırası vardı.
Ve belki de herkes, yarın denilen o büyük kelimenin içinde kendisinden bir şey bulacağını sanıyordu.
Oysa insan nereye giderse gitsin, kendisini de beraberinde götürüyordu.
Masaya döndüm. Üzerinde hâlâ o kâğıt duruyordu. Yarın yapacaklarım, alt alta sıralanmıştı. Kâğıdı elime aldım, bir süre baktım, sonra kalemi yeniden tuttum. Yazdıklarımın hiçbirini silmedim. Yalnızca en alta bir cümle daha ekledim.
“Bugün, yaşanacak.”
Sonra kâğıdı katladım.
Işığı kapattım.
Bu defa yatağa girerken yarını düşünmedim. Çünkü yarın ne kadar büyük görünürse görünsün, insanın elinde olan tek şeyin şu anda attığı nefes olduğunu nihayet anlamıştım. Gece boyunca kendimi yarına hazırlamış, yarının kapısında beklemiş, hatta yarından korkmuş ve onu merak etmiştim; fakat yarın geldiğinde kapıyı çalan yine bendim, kapıyı açacak olan da yine bendim.
Gözlerimi kapattım.
Dışarıda sabahın ilk sessizliği başlıyordu.
Ben ise ilk defa hiçbir yere yetişmeye çalışmadan uykuya bıraktım kendimi.
Çünkü bazı geceler insanın uyuması gerekmez.
Bazı geceler insanın, kendisine yıllardır söylemediği şeyi nihayet kabul etmesi gerekir:
Yarın diye beklediğimiz şey, çoğu zaman bugünden kaçmak için uydurduğumuz başka bir isimdir.