ÇİÇEK AÇAN İZLER
Sararmış yapraklarını döküyordu ağaçlar. Sabahın erken saatinde soğuktan titreyen ellerim ile yere düşmeden bir yaprak tutmaya çalışıyordum. Tıpkı çocukluğumdaki gibi; tek fark o zamanlar bir yarının olduğuna inanırdım, şimdi ise “Belki son günüm bugündür.” diyerek yakalıyorum yaprakları.
Tıpkı bu ağacın yapraklarını döktüğü gibi ben de sararıp döküleceğim bir gün. Bugün mü, yarın mı bilmiyorum ama o son artık çok yakın. Üç senedir göğüs kanseri ile savaşıyorum. Bir ay önce tam tedavi için göğsümü almaları gerektiğini söyledi doktorlar. Ama ben kabul etmedim. Şimdi “Hayatından önemli mi?” diyeceksiniz, “Aldır göğsünü, yeter ki yaşa.” diyeceksiniz. Ama zaten üç ay önce diğerini aldırmıştım. Zor olanın bir karar vermek, vücudumun bir parçasını ameliyat masasında bırakmak olduğunu ya da ağrılar geçmiş bir baharın yine ağrılarla son bulması olduğunu zannediyordum. Ama asıl zor olan farklı bir birey olarak yaşamakmış, acıyan gözlerin hedefinde “Vah yazık!” nidalarına maruz kalmakmış. Eksik görülmekmiş asıl zor olan. Ben bir göğsümü aldırdığım zaman “eksik” ve “yarım kalmış bir kadın” olarak görüldüm. Şimdi diğerini de alırlarsa ne derler? Nasıl bakarlar? Yaşadığım hastalığın ağrısı, acısı benden aldıkları değil de insanların acıyarak bakmaları, meraklı soruları, eksik görmeleri tüketti beni. Öleceksem de kadın olarak öleyim, arkamdan da “Zaten yarımdı.” demesinler diye istemedim ameliyatı. Yüreğimde korku, kafamda sayısız acaba ile soğuk yaprakların arasına yığıldım birden. Bulanık bir görüntü hatırımda: kirli sakallı, esmer bir delikanlı; sonrası karanlık…
Gözlerimi açtığımda bir hastane odasındaydım ya da üç senelik evimde mi demeliydim? Kapı yavaşça aralandı. Uzun boylu, iri yapılı genç bir adam… Uzun uzun baktım önce. Ölmeyi isteyen kalbim o an yaşamak istedi. Sonra elim göğsümdeki boşluğa gitti, utandım. Yaşamak istediğim için utandım. Ruhumu yakan utançtan sıyrılıp tekrar baktım kapıda duran adama. Bu oydu, bayılmadan önce gördüğüm son yüz. O zamanlar o adam hayatımı kurtaran bir yabancıydı. Sonra aşk utanca galip geldi, hayatımı değiştiren adam oldu. Ameliyatı onun sayesinde kabul ettim. “Benim için yaşa.” Dedi.
— Eksik mi? Dedim. Eksik mi yaşayayım?
— Seni ben tamamlarım, sen gidersen beni kimse tamamlayamaz, dedi.
Ameliyat oldum. Oldum ama benden geriye hiçbir şey kalmadı. O ise hiç bıkmadı beni sevmekten, hiç yorulmadı. Bana kendimi sevmeyi hatırlattı, yaşamayı… Ve aşkı tattırdı, güveni, sevgiyi. Arada ellerim göğsüme kayıyor, sızlıyor diyordum. O ameliyatımın ağrıdığını düşünüyordu ama sızlayan ruhumdu, aynaya her baktığımda eksikliğime dayanamayan kalbimdi sızlayan. Markete giderken bile saklama ihtiyacı duyacağım bir eksiklikti benim için ve herkesin bıkmadan usanmadan sorular sorduğu boşluk… Bütün bunlara rağmen huzur bulduğum limandı gözleri, tek tesellim oydu benim. Hiç bitmeyecek zannettiğim günler geçti gitti; acıdan huzura geçmiştim artık.
Ameliyattan bir sene sonra evlendik. Evliliğin ilk senesi rüya gibiydi, hayat gibi, yaşamak gibiydi. O bana nefes oldu, ben ona neşe. İkinci senesi kapkaranlık, dipsiz bir kuyuydu. Tanıdık bir kuyu… Ama bu kez yalnız değildim, yolumu aydınlatan bir eşim vardı. Gel zaman git zaman hastaneye yatmak zorunda kaldım. Yeniden başladığım yerde olmak, baştan kaybedilmiş bir savaşın yorgunluğunu yükledi omuzlarıma. O yorgunluğu omuzlarımdan alan da yine eşimdi. 53 gün yattım hastanede, her gün bir çiçekle açtı kapımı. Bir gün doktorlar taburcu olabileceğimi söylediler. Eşim elimden tutup beni o hastane odasından çıkardığında, 53 gün boyunca bana getirdiği tüm o çiçekleri kucağına aldı. Eve döndüğümüzde hepsini tek tek bahçemize ektik. O bahçeye ve bedenimdeki izlere baktığımda anladım: Bedenimden eksilenlerin benden bir şeyler götürdüğünü sandınız. Siz beni hep eksik gördünüz, yarım sandınız. Oysa asıl eksik olan, bakışlarınızdaki o acımasız insanlıktı. Tıpkı o çiçekler gibi, ben eksildiğim yerden yeniden yeşerdim. Sevgisiyle tamamlanmış, her şeye rağmen yaşamayı seçmiş tam bir kadındım artık.