5 Ekim 2026

KİM BİLİR

ile Makbule Kanioğlu

Ayşe! Kız Ayşe, neredesin, sağır mısın, duymuyor musun beni? Sana sesleniyorum Ayşe, ah sesim gitti. Neredesin kız?

Buradayım Elif, neden bağırıyorsun, ne oldu?

Ne olacak, Zeynep ölmüş.

Nasıl yani? Bizim Zeynep mi?

Tabii ki bizim Zeynep, başka kim olacak? Hem ben başka Zeynep mi tanıyorum?

Deli bu kız ya. Hey, sana diyorum Ayşe. Ah neyse, ben gidiyorum, yarım saat sonra ölü evinde ol.

Ölü evi mi? Zeynep’e ne oldu da birden ölü evi dedi. Ayşe derinden sarsılmıştı.

Nasıl yani, şimdi çocukluğu mu ölmüştü? Anlayamıyor, kafasında oturtamıyordu. Ne olmuştu da Zeynep ölüvermişti? Yok, gerçek değildi, Elif yanlış duymuştu. Daha yarım saat önce yanındaydı, bir şey olmuş olamazdı.

Birden koşmaya başladı ama nasıl koşmak… Sanki koşmuyor da kanatlarını açmış, gökyüzünde süzülüyordu. Onunla birlikte etrafındaki her şey ona eşlik ediyordu. Bir kedi takıldı önce peşine, ardından bir köpek ve bir koyun sürüsü. Hep birlikte uçuyorlardı. Sonra konuverdi Zeynep’in evinin bahçesine. Sanki bedava yemek dağıtılıyordu, öyle bir kalabalık…

Kalabalığın içinde küçülerek girdi eve. Yerde yatan biri, üstünde beyaz örtü. Kaldırdı örtüyü; beyaz örtüye eşlik eden bembeyaz bir yüzle Zeynep.

Mıhlandı kaldı orada Ayşe. Konuşamaz, ağlayamaz oldu. “İnsan ağlamaz mı hiç?” dediler. Bilmiyorlardı ki içine içine ağlıyordu. Ağlamak her zaman gözyaşıyla olmaz, insan bazen gözyaşı dökmeden ağlar. Ayşe de öyle ağladı işte. İçinde fırtınalar koptu, ağaçlar söküldü ama kimse anlamadı. Ne yaptılarsa Zeynep’in başından alamadılar onu, kimsenin gücü yetmedi. Kaskatı kesilmişti. Çoğu kişi onun üzüntüden taşlaştığını düşündü.

Kimse anlamadı, o sadece yarım saat önce yanında olan arkadaşının ölümünü kabullenemiyordu. Sahi, nasıl oluyordu? Yanı başındaydı, gülüp eğlenmişler, ona en sevdiği tatlıyı yapmış, yarın kitapçıya gitmek için sözleşmişlerdi. Nasıl inanabilirdi ki şimdi öldüğüne? Bunu nasıl kabul edebilirdi? Herkes ne kadar da çabuk kabullenmişti öyle. Kolay mıydı? Annesi feryatlar koparırken etrafındakiler cenaze yemeği ne zaman olur diye konuşuyordu. Ne yemeği? Bunu kim düşünebilirdi ki? Kim yemek yiyebilirdi?

Yaşananlar gerçek olamazdı, kabus görüyordu Ayşe, tabii ya kabus. Hep görürdü zaten, Zeynep’e anlatır, o da ona sarılırdı. Uyanacaktı birazdan, yine Zeynep’e koşacaktı, anlatacaktı ona bu kabusu. Kızacaktı da: “Bir daha böyle gelme rüyama,” diyecekti. Ne ölmesi? Daha on sekiz yaşındaydılar. Üniversiteye gidecek, avukat olacaklardı. Zira adaletsizliğe boyun eğmeyeceklerdi.

Dünya hali ya, ne çok adaletsizlik vardı. Şimdi bu adaletsiz dünyada onu yalnız bırakıp gitmiş olamazdı. Ona sözü vardı, birlikte avukat olacaklardı. “Şimdi uyanacağım,” dedi Ayşe. Kapattığı gözlerini açtı, karşısında bembeyaz bir karanfil gibi duran Zeynep’i gördü, bir daha baktı. Bir süre sonra kimseyi göremez, duyamaz oldu. Bir titreme geldi önce, sonra yavaş yavaş görememe ve duyamamaya başladı. Zeynep’in yanına gittiğini düşündü, mutlu oldu bir an.

Birilerinin onu taşıdığını hissetti. Nereye götürüyorlardı, ne oluyordu bilmiyordu. Sonra onu gördü birden. Zeynep karşısında duruyordu.

“Nasılsın Ayşe, neden yatıyorsun?”

“Nasıl mıyım, yatıyor muyum? Boş ver beni, sen nasılsın asıl? Herkes öldüğünü söylüyor ama ben inanmadım, biliyordum ölmediğini, beni bırakmayacağını.”

“Ah Ayşe ah! Ben öldüm de sen neden buradasın?”

“Ne demek sen neden buradasın, ben öldüm. Sen öldüysen ben de öldüm o zaman.”

“Olmaz Ayşe.”

“Nedenmiş o?”

“Gitmen lazım Ayşe, avukat olacaktın ya hani, olman lazım.”

“Benim gibi hayatı yarım kalanlar için”

“Senin gibi hayatı yarım kalanlar mı?”

“He ya, benim gibi hayatı yarım kalanlar.”

“Senin hayatın nasıl yarım kaldı ki? He ya, nasıl kaldı, daha yarım saat önce beraberdik.”

“Ben nasıl mı öldüm? Kaza kurşunu be Ayşem, kaza kurşunu. Sizin evden dönerken hava güzel diye arka yolu kullanayım dedim. Hani şu uzun uzun kavak ağaçlarının olduğu yol. Bir görsen ağaçlar gelin gibi süslenmiş, allanmış pullanmış, dayanamadım başladım oradan yürümeye. Kuş seslerine bizim çayın sesi de eşlik edince koyverdim kendimi.

Hiç anlamadım Ayşem, inan hiç anlamadım. Önce bir sıvı başımdan akmaya başladı, kırmızıya çaldı. Bir sıcaklık belirdi, sonrası yok Ayşem, sonrası yok. Kim vurdu beni bilmem, kim bilir. Herkes olabilir, zira herkesin elinde artık, kim bilir…”

“Kim bilir, kim bilir,” diye bu sözcükleri tekrarlayarak yattığı yerden fırladı Ayşe. Terlemiş, eli ayağı titriyor ve nefessiz kalmış gibiydi. Durmadan “kim bilir, kim bilir,” diye tekrar edip duruyordu. Annesi yanına gelip ellerinden tutup onu sarstı: “Kendine gel, ne diyorsun? Neyi kim bilir?”

Ayşe kocaman açtığı gözleriyle sadece “kim bilir,” diyebildi.

Sahi, kim bilir?