10 Eylül 2026

BEN HEP SUSTUM O KAPIDA

ile Ozlem Yildirim

BEN HEP SUSTUM O KAPIDA

Yaş aldıkça anlıyor insan. Yaşım yetmişe yaklaşırken fark ediyorum. Bak, kaç torun sahibi bir kocakarı oldum. Hâlâ çocuklardan bir şey isterken çekiniyor, on kere düşünüyorum. Ben, kız çocuğu çok konuşmaz, ona laf düşmez çağından geliyorum. Kendini ifade etmeyi, düşüncelerini dile getirmeyi hâlâ öğrenmiş değilim. Hatta şundan da emin değilim; kendini ifade etmek öğrenilen bir şey midir, yoksa bu duygu insanın içinde hep var mıdır? Nenemle işlediğimiz danteller canımı sıksa da onun hikâyelerini dinlerken ne çok hayranlık duyardım ona.

O gün, sobanın üstündeki ibriği alırken elimden kaydı. Yere düşüverdi. Elimi yaktığım yetmezmiş gibi bacağımdan aşağı inen kaynar su ciğerimi dağlamıştı. Kendimi avluya zor atmıştım. Evden duyulan anamın sesi sokağın başında işitiliyor, babamın homurtusu kulaklarımdan beynime doluyordu.

“Ah Emine’m! Yaman Emine’m!”

diye yanıma gelen nenem olmasa, şalvarı sıyırıp atmayı düşünecek kadar aklım yetmiyordu. Nenem ve kantaron yağı olmasa daha çok çekerdim ben. Yıllar sonra o yanık izine bakınca hâlâ anamın sesi çınlar kulaklarımda.

Avludaki tuğla örülü odaya çekip almasa, kaç saat beklerdim orada Allah bilir. Bastı bağrına.

“Ağla Emine’m!” dedi. “Ağla! Dök içinin zehrini yavrum. Gayrısı dert olur sana.”

Oldu da.

Bak, o gün sesi çıkmayan Emine, bugün evlenip geldiği, üstüne kırk beş yılımı verdiği hanede de konuşamadı. Ben hep sustum o kapıda. Kendi sesini unutur mu insan? Ben aylarca konuşmadan yaşadım o evde.

Kayınbabam mert adamdı ama oğulları çok korkardı ondan. Korku bulaşıcı bir şey miydi acaba? Eşimle abisi korkuyor diye biz de tir tir titrerdik o gelince.

Kayınvalidemin sesini duyunca:

“Hemen bir ibrik getirin hacı babanıza.”

Saniyesinde ibriği, altına bakır leğeni hazır ederdik. Elime her ibriği aldığımda o güne giderim. İçim cız eder.

Oyun çağında evlendim zaten. Allah’ım, nasıl özenirdim! O neşeli çocuk sesleri, baharın taze havası, yazın o nemli kokusunu içime çekmeyi ne çok isterdim. Mahallede benimle yaşıt kız çocukları ip atlar, ebelemece oynardı. Sesleri kulaklarımda çınlar, içime bir çocuk neşesi, ardından biraz kırgınlık, biraz hüzün düşerdi.

O avluda az mı gözyaşı döktüm.

Önceden nenem sahip çıkardı. Şimdi ben de beş taş oynamak istiyorum diye kime dert yakınacağım?

Dönüp kendime baktığımda, ev işleri yapmaya çalışan on beş yaşında bir kız çocuğuydum. Hamur yoğurmayı koca evinde öğrendim. Nenem olsa,

“Kalk! Eli eteğine dolanmış kedi gibi debelenip durma şunun içinde.”

diye çıkarırdı beni. Ama fırıncı Dudu yengeyle samimi olunca insan ekmek yapmayı da yufka açmayı da öğreniyor. Neler gördü şu deli gönlüm, ne kederlere şahit oldum. Ama kendi hikâyemin içinde kayboldum.

İki ağabeyim öyle bir inandırmıştı ki beni: Kız çocukları her yerde konuşmaz. O iki kanatlı kapıdan dışarı çıkıp oyun oynamak şöyle dursun, burnumu bile çıkaramazdım. Dış dünyayı, orada neler olup bittiğini merak ederdim. Geceleri uyumadan hayallere dalar, yapmak istediklerimi sıralar, sonra uykuya dalardım.

Sahi, ben ne istiyordum?

Bunu şimdiye kadar hiç düşünmemiştim.

Hayvanları sula Emine!

Bahçeden samanları sar getir Emine!

Evde annene yardım et!

Tarlaya yemek taşı Emine!

Sadece okumuş olmak bile yeterdi belki.

İlkokul ikinci sınıfa kadar gitmiş, dikkat çekiyorum diye abilerimin onayından geçmediği için okula devam edememiştim. Sinema varmış, dediler. Kızlardan duydum, kasabaya sinema açılmış. Nasıl da gitmek istiyorum. Abilerimle gitsek ne var? Beyaz perdeye yansıyan yüzler bize benziyor muydu? Nasıl koşuyorlardı mesela? Ne giyiyorlardı? Ama isteyemezdim. Yutkunmayı o zaman öğrendim. Çünkü isteyince başıma gelecekleri az çok tahmin ediyor, gizlice gidip gelmenin bedelini ağır ödeyeceğimi de biliyordum. Belki de o yaşta istemenin, bir şey talep etmenin ayıp olduğunu öğreniyor, yavaş yavaş içime kapanıyordum.

İnsan kendi ruhunun eşiğinden geçemeyince, bütün kapıların ardında kalıyormuş meğer. Ben yıllarca kaldım.

Söylenmemiş sözlerin, çocukların telaşının içinde kaldım. Hep bir yerlerde aradım kendimi. Bir bakışta, bir nefeste, bir duada… Şimdi yaşım yetmişe dayanmış. Evde herkesin bir işi, telaşı var. Torunlarım boyumu geçmiş.

Geçen gün sofrada bir şey diyecek oldum.

Söylesem ayıp olur mu?

Çok mu şey isterim?

Gerek var mıydı Emine? dedim, sonra sustum.

Ne gerek var?

Git kendin al domatesini, salatalığını manavdan. Ses etme, çocukların işi başından aşkın. Bir de sana yumurta almaya mı uğraşsınlar?

İşte o zaman nenem geliyor aklıma.

“Ağla Emine’m. Dök içinin zehrini yavrum.”

Meğer koca kadın doğru söylemiş. Yıllarca söylemediğim her söz boynuma yük oldu. Doktor fıtık diyor ama ben biliyorum sebebini. İçine ata ata bir yerden sonra hortlayıveriyor, gördün mü bak? Zaman geçti, çocuklar büyüdü. Onların da bir evi oldu. Ama Emine hep kapıda bekledi. Önce gençliğimi, sonra kocamı bekledim pencere kenarlarında. Şimdi de çocukları, torunları…

Bazen kapının önünde duruyorum. Öylece bakıyorum ardıma.

Diyorum ki:

Ah be Emine! Uzun, simsiyah saçları beline inen genç kız Emine!

Önüne geçip hesap soracak kimse kalmamış. Bağcı gitmiş, bostanımı kargalar talan etmiş.

Kapı açık.

Bak, orada.

Gidecek, görecek çok yer var.

Ama ne yalan söyleyeyim be yavrum…

Bende de heves kalmamış.