SON NOTA
Kasımpaşa’nın dar ve ıslak sokaklarından birinde, iki katlı, boyası çoktan dökülmüş bir ev, sanki unutulmuş bir sanduka gibi dururdu. Pencere pervazları çürümüş, kapısı yıllardır aynı gıcırtıyla açılıp kapanırdı. Bahçesindeki tek ağaç, kışın bile yapraklarını dökmez, yazın ise o boğucu İstanbul sıcağında evin üzerine hafif bir gölge bırakırdı.
Bu evde yalnız yaşayan bir adam vardı. Adı Cemal’di. Otuz beş yaşında, kısa boylu, tombul ve hep biraz eğri büğrü yürüyen bir adam. Gündüzleri mahallede “Cemal Usta” diye bilinirdi; akşamları ise Galata’nın küçük bir meyhanesinde keman çalar, insanların içini açardı. Parmağıyla tellere dokundukça, o karanlık mekânın tavanına asılı gaz lambalarının ışığı titrer, masalardaki kederli yüzler bir an için gülümserdi.
Bir akşam, meyhanenin en arka masasında oturan genç bir kadın, elindeki mendiliyle gözyaşlarını silerken Cemal’in çaldığı “Hüzzam” makamındaki parçayı dinliyordu. Kadının adı Leyla’ydı. Yirmi iki yaşında, solgun tenli, gözleri hep biraz uzaklara bakan bir kızdı. Annesiyle birlikte her Perşembe akşamı bu meyhaneye gelir, sessizce bir köşeye otururdu. Cemal, o gece kemanını omzuna yaslarken, Leyla’nın bakışlarının bir an için kendisine takıldığını fark etti. Kalbi o an öyle şiddetle çarptı ki, yayı yanlış yere sürttü; notalar birbirine karıştı. Ama kimse fark etmedi. Herkes gülüyordu, içiyordu, eğleniyordu.
O günden sonra Cemal, her Perşembe akşamı Leyla için çaldı. Onun için yeni parçalar bestelemiş gibi hissetti kendini. Kemanının sesi, Leyla’nın masasına doğru uzanan ince bir iplik gibiydi. Bir gece Leyla, masadan kalkıp yanına geldi. Elinde küçük bir gül vardı.
“Bu akşam çok güzel çaldınız,” dedi. “İçimi açtınız.”
Cemal, gülü aldı, parmakları titredi. Gülü göğsüne bastırdı, sanki orada bir yara varmış gibi. Leyla gülümsedi, döndü, masasına gitti. Cemal o gece eve dönerken sokaklarda yürüyemedi. Dizleri titriyordu. Evine girdi, kapıyı kilitledi, gülü yastığının altına koydu. “Bu gül beni öldürecek,” diye fısıldadı karanlığa.
Haftalar geçti. Cemal, Leyla’yı her gördüğünde daha çok çaldı, daha çok güldürdü, daha çok unutturdu. Ama kendi içindeki boşluk büyüdü. Bir gece, Leyla’nın elinde bir yüzük gördü. Yanındaki adam, kalın bıyıklı, gürültülü gülen bir tüccardı. Leyla gülüyordu. Cemal’in kemanı o gece ilk kez yanlış ses verdi. Meyhanedekiler alkışladı. “Cemal Usta yine coştu!” dediler.
Ertesi Perşembe Leyla gelmedi. Sonraki hafta da. Cemal, kemanını kutusuna koydu, meyhaneye gitmedi. Evine kapandı. Gülü, artık solmuş bir yaprak yığını halinde yastığının altında sakladı. Bir sabah, komşular kapıyı çaldılar. Cevap alamayınca zorla açtılar.
Cemal, odasının ortasında, kemanını kucağına almış, yayı yere düşmüş halde oturuyordu. Gözleri açıktı, dudaklarında hafif bir gülümseme vardı. Sanki son bir nota çalmış, herkesi güldürmüş, sonra susmuştu. Komşular önce güldüler. “Cemal Usta yine şaka yapıyor!” dediler. Sonra sustular. Çünkü bu sefer şaka değildi. Hayatında herkesi güldüren Cemal, ölümünde kimseyi ağlatamamıştı.