29 Ekim 2026

GECE YARISI YAĞMURU

ile Bilal Kıraç

Hatırlamadığım bir kabusun etkisiyle yataktan fırladım. Doğruldum ve gözlerimle ellerimi süzdüm. Ellerim adeta bir matkap gibi titremekteydi. O eller sanki bir şeyleri tuzla buz etmek istiyordu. Saat ise çoktan gece yarısını geçmişti. Bu da dünyanın, benim de içinde bulunduğum yarısının, sessizliğe gömüldüğü anlamına geliyordu. Bu sessiz saatler, en az bir mahkûmun cezasını çekerken yaşadığı yavaşlık kadar yavaş geçmekteydi. Ama ben gözlerimi açmıştım bu yavaş sessizliğe. Pek de sessiz sayılmaz aslında. Çünkü kalbimin atışları göğüs kafesimi yumrukluyor, çıkan sesler kulaklarımı işgal ediyordu. O an düşündüm de belki de sahiden sessizlik yoktu. Düşünmekle meşgul zihnim, odanın iki kapaklı penceresine düşen şiddetli bir beyazlıkla irkildi. Çok geçmeden küçük sesleri tahtından edip kulaklarıma yerleşen gök gürültüsünü işittim. Bu ses, hafızamda da sıkı bir yer edinecekti. Aslında buna hissettim desem daha doğru olur muhtemelen. Yataktan sıçradıktan sonra birçok düşünce ve fikir, beyin süzgecimden geçti. Gözlerimle kulaklarımsa onlarca ihtişamlı şeye şahit oldu. Bu yüzden dudaklarımın ancak farkına varabildim. Dudaklarımda susuzluktan adeta kurumuş pınarlar gibi yarıklar oluşmuştu. Hemen yanı başımdaki soğuk suya uzandım ve kana kana içtim. Suyu içerken yerde, çatıda ve yeşil ağaç dallarında seken su damlalarının sesini duydum. Şiddetli bir yağmur başlamıştı.

Yağmur başlayınca zihnimin kaskatı kesilmiş kesimlerinden birinde bir kıpraşma oldu. Ardından şu şiiri hatırladım:

 

Bembeyaz bir renk ile yanar yıldırımlar,

İrkilir büyük bir şiddet ile kaldırımlar.

Korkunun olmadığı yer midir saraylar?

Korku, büyük süsler altında da kışlar.

 

Verilen en büyük savaş kendinle başlar.

Her fırtına sonunda bir baharı saklar.

Bulutlar yağmuru soluk toprağa salar,

Güneş açar, çiçekler yeniden solar.

 

Şairin notu: Çünkü bazı çiçekler karanlık bir göğün altında yağan ılık bir yağmurla yaşar.

 

Bu şiirin not kısmına kadar hatırlıyor olmam şaşırtıcıydı. Sanki yıllar öncesinden buzlar arasında kalmış bir mamutun fosilini bulmuş gibiydim. Bir anda duraksadım ve dışarı çıkmaya karar verdim. Evet, dışarı çıkacaktım. Hatırladığım şiir bana aslında çok şey anlatmıştı. Bu yüzden dışarı çıkacaktım.

Düşündüm de böyle bir havada her şey olduğundan daha farklı bir biçime bürünmekteydi. İnsanlar dahi bambaşka olurdu böyle havalarda. Yağan yağmur bazı insanların bağrındaki kurak bozkırlarda ilkbaharı başlatır ve çiçekler açtırırdı. Benim içinse hiç bitmemiş sonbaharımın ilk yağan yağmuru gibi taze bir yağmur başladı demektir. Yağan her bir yağmur damlası, süreğen bir döngünün tebliğcisi gibidir bende. Zihnimdeki fırtına, bir süre dışarıda kıyamet gibi kopan gök gürültülerine galip gelmişti. Ama sonunda iki fırtınayı da bir süreliğine unutmuştum. Kendime gelmiş ve odanın lambasını açmıştım. Ardından evden hızla çıkmak için harekete geçtim. Montumu giydim, ayakkabılarımı hışımla ayaklarıma geçirdim. Dışarıya adımlarımı attım. Aslında amacım bir fırtınayla bir diğerini dindirmekti. O diğer fırtına elbette zihnimde kopmakta olandı. Ay tam bir daire halindeydi. O an hatırladım, bugün dolunaydı. Bulutlu bir gökyüzünde ay kendini bulutların ardına hapsetmemişti; buna izin vermemişti. Ben de her şeye rağmen, içimi kaplayan bulutlara rağmen umuduma sarılacak ve onu bu gece gökyüzünde asılı ay gibi parlatacaktım. Fakat benim umudum, şafak söktüğünde şu an gözlerimin önünde duran ay gibi ufka saplanıp bir sonraki seferi beklemeyecekti. O, daima benim gökyüzümün tek süsü olacaktı. Kendime böyle sözler veriyordum içimden. Kaldırım taşlarında seken yağmur damlalarına dalmış gözlerim bir anda kendine geldi. Durdum ve etrafıma bakındım. Yağmur öylesine yağıyordu ki sanki parçalamak istiyordu yeri ve o yerin üstünde yürüyen beni. Bu, ilk gözlemimdi. Yani yağmurun hırçınlığı, bir dikkatin ilk fark ettiği şey olacak kadar şiddetlenmişti. İsteksizce birkaç adım daha attım ve olduğum yere yığıldım. Sırtım, sulara gömülmüş taşların üzerinde yoğun ve hafifletici bir his yaşamıştı. Durumumdan şikâyetçi değildim. Aksine, bu bitaplık beni mutlu etmişti. Teslim etmiştim kendimi olağanca yağan yağmura, gürleyen göğe. Birçok insanın aksine onlar sahip çıkmıştı bana. Gözlerimi sımsıkı yumuyordum. Ruhumu sıkıştıran, büzüştüren ne varsa hepsinin başımdan ayak uçlarıma doğru çekilip beni terk ettiğini hissediyordum. Tazelenmiş hissettiğim vücudumla artık bir şeylerin değiştiğini hissettim. Çünkü o an kulaklarım birçok ses duysa da zihnim sessizlikle çevriliydi. Gerçek sessizliği anlamış benliğim, beni bu sokağın ortasında sırtüstü uzandıran kabusu da hatırlamıştı. O kabus da aynen böyle bir gecede dışarıya çıkmamış beni anlatıyordu. Kabustaki benin dökmüş olduğu ter, şu an yağmurlarla sırılsıklam olmuş benden daha ıslaktı. O an, iyi ki böyle bir gecede şiddetle ağlayan gökyüzünün altında uzanmış ve gözlerimi sımsıkı yummuşum diye sevindim. Ardından kendi sessizliğimle derin bir uykuya daldım.