AİT OLMADIĞIN MASADAN KALKMAK
Hayatımızın belli dönemlerinde ait olmadığımız masalarda geziniriz. Gün geçtikçe o masalarda kayboluruz. Kendimizi göstermeye çalıştıkça çırpınırız, çırpındıkça daha çok kayboluruz…
Çünkü insan kaybolduğunu en son anlar. Ve en zor öğrendiği şeydir, ait olmadığı masadan kalkmak. Tanıdık olmayan bir histir o, bilmediğin bir duygu. Bildiklerin nedir peki?
Alıştığın kalabalık, sustuğun sohbetler, gülmediğin esprilere attığın o sahte kahkahalar, kabullenilmek için küçülmelerin, sevilmek için susmaların, görülmek için girdiğin roller… Kısacası razı geldiklerin.
Ama kalkamazsın hemen. Çünkü o masa, ait olmasan da bildiğin tek masadır. Çay koyarlar, senin bardağın hep yarım kalır. Gülerler, senin gülüşlerin eksik olur. O masada kaldıkça sesin kısılır. Ne sevdiğini unutursun. Önce sohbete yetişemezsin, sonra kendine.
Kalkarsan ayıp olur diye düşünürsün. Ama asıl ayıp kendinedir. Ait olmadığın masadan kalkmak; kavga etmek değildir. Sessizce sandalyeyi itmektir.
“Ben buraya yakışmıyorum.” demek değil, “Ben daha iyisine layığım.” demektir. O masadan kalktığında bir süre aç kalırsın. Masa boş gelir. Ama sonra kendi masanı kurarsın. Küçük olur belki, ama o masada her sandalye senindir.
Güvenle oturursun, her oturuşta biraz daha kendin olursun. O masa bazen aile, bazen arkadaş, bazen de kalabalığın kendisi olur.
Peki, hangimiz ait olmadığımız masadan kalkmaya cesaret edebilir?