YOL BOYUNCA KAÇIRDIKLARIM
Bu sabah, hastaneye gitmek için erkenden uyandım. Otobüsü kaçırmayayım diye hızlıca durağa yürüdüm. Bir şeye odaklanmışsam başka şeylere kör oluyorum. Mesela o sabah yürürken ağaçların yeni uyandığını, güneşin henüz yeterince ısıtmadığı o temiz sabah havasını içime çekmeyi unutmuşum. Aceleyle yürüdüğüm için sokaktaki kedileri bile fark edemedim. İnsan bazen ne çok şeyi kaçırıyor. Meğer acele ederken sadece otobüsü değil, yol boyunca karşıma çıkan hayatı da kaçırıyormuşum.
Yürürken gözlük takıp göz teması kurmamak da tam bir kendini dış dünyadan çekme hâli. Temas sevmiyorum. ‘Göz teması.’ Ne garip yaratıklarız. O sabah sadece ağaçları değil, insanları da görmeye niyetim yoktu. Neyse, ben hastaneye gidiyordum, konu ne ara buraya geldi? Durakta fazla beklemedim. Otobüs gelince cam kenarında gözüme kestirdiğim ilk koltuğa oturdum. Sabahın o erken saatlerinde hâlâ iletişim kuracak halim yoktu. Kulaklığın birini taktım, diğeriyle dış dünyadan gelebilecek herhangi bir uyarana açık kalmalı ve anında karşılık verebilmeliydim. Beynim ne çok şey düşünüyordu.
Otobüs yavaş yavaş ilerledi ve diğer durakta yanıma bir teyze oturdu. Sorun değil. Otobüste kimse yanına oturduğu kişiyle pek konuşmuyor zaten. Pencere kenarından dışarıyı izlemeye başladım. Aklım ise birazdan verilecek kan tahlilindeydi. Kortizol seviyemin yüksek çıkmasını istemiyordum. Ya yine yüksek çıkarsa? Nefes egzersizi içeren rehberli bir meditasyon dinlemeye başladım.
‘Göz kapaklarını kapat. Sakin, derin bir nefes al. Ciğerlerini iyice doldur ve ağzından ver.
Derin nefeslere devam et.’
Ses, başımdan ayaklarıma kadar gevşememi söylüyordu.
Tam zihnim sakinleşmeye başlamıştı ki… O sırada yanımda oturan teyzenin telefonu çaldı.
‘Arafat Dağı, bir yüce dağdır.’
Bir an gülümsedim. Demek ki insan zihni, en sakin olmaya çalıştığı anda bile hayattan kaçamıyordu. Belki de mesele sessizliği bulmak değildi; bütün o seslerin arasında kendine küçük bir sükûnet bulabilmekti.