SAHİDEN SOSYALLEŞİYOR MUYUZ?
Günümüzde arkadaş buluşmalarımızın değişmez ve hatta tek adresi hâline gelen mekânlar, ne yazık ki sadece kafelerden ibaret kaldı. Şehrin gürültüsünden kaçmak isterken bir başka gürültünün, kahve makinelerinin ve dip dibe masaların arasına hapsoluyoruz. Kafelerden çıkmaz, başka bir atmosferi deneyimleyemez olduk. Âdeta en büyük hazinemiz olan o kıymetli zamanımızı; ruhumuzu besleyecek, bize yeni ufuklar açacak aktivitelerle değerlendirmek yerine, saatlerce o masalarda oturarak tüketiyoruz.
Elimize sadece o kafede zaman yavaşça aksın diye aldığımız, isimleri bile yabancı olan modern kahveler eşliğinde arkadaşımızla gerçekten ‘iyi vakit’ geçirdiğimizi sanıyoruz. Oysa derinlerde bir yerlerde biliyoruz: Bu buluşmadan ne biz tam anlamıyla keyif alıyoruz ne de masanın diğer ucundaki dostumuz… Çünkü bu, doğallıktan tamamen uzaklaşmış, modern hayatın bize sunduğu yapay bir sosyalleşmeden fazlası değil. Aynı konuları, aynı dekorların altında yüzlerce kez konuşup üstünden geçiyoruz. Günün sonunda ise geride sadece boşa harcanmış saatler ve tüketilmiş hisler kalıyor.
Oysaki insanın özü doğadadır. Beton binaların arasından sıyrılıp bir ormanda yapacağımız sakin bir yürüyüş ya da deniz kenarında, martı sesleri, kitap ve kahve eşliğinde gün doğumunu seyretmek hem ruhumuza hem zihnimize şifa olacak en gerçek aktivitelerdir. Orada alacağımız tek bir derin nefesle ciğerlerimize dolan o taze hava, emin olun bize hiçbir lüks kafenin sunamayacağı bir hafiflik hissettirir.
Kuş seslerinin yapay müziklere karıştığı değil, tamamen ağaçların fısıltılarına eşlik ettiği bir ortamda yapılan sohbette; arkadaşınızın ne anlatmak istediğini, gözlerindeki o gerçek hissi çok daha net anlarsınız. Doğanın dinginliği, aradaki yapay duvarları yıkar ve paylaşımı samimi kılar.
Zaman akıp giderken kendimize şu soruyu sorma vakti geldi de geçiyor bile: Hayatı masa başlarında tüketmeye devam mı edeceğiz, yoksa doğanın o tazeleyici kucağında yeniden, “gerçekten” yaşamaya ve hissetmeye mi başlayacağız?