6 Temmuz 2026

DÜĞÜMLÜ BOĞAZLAR

ile Sema Yüksel

Aynı binaların içinde bambaşka ruhlar olduk. Hatta binaya gerek yok, aynı evin içinde bile anlayamıyoruz birbirimizi. Bir odayı dolduran gözyaşı taneleri başka bir odada hissedilemez oldu. Ne ara bu kadar donuklaştık, katılaştık ve huzursuzlaştık? Belki de çok duyarsız olduk. Eskiden mahallemizdeki bakkal abinin, “Bu yeni geldi.” diye kandırdığı o bayat yirmi beş kuruşluk dondurmanın tadı bile hiçbir şeyde yok şimdi.  Özlediğimiz şey dondurmanın kendisi değil o günlerin samimiyetiymiş. İnsanların birbirine vakit ayırabildiği, bir tebessümün bile karşılık bulduğu zamanlarmış.

Eskiden biri ağladığı zaman etrafına toplanır, ”Neden ağlıyorsun?” diye yanına giderdik. Belki anlatamazdı ama en azından onun yanında olduğumuzu hissettirirdik. Şimdi ise içten içe ağlamaktan, güçlü durmaktan ve nefesimiz kesilse de hıçkıramamaktan o kadar yıprandık ki boğazımızda jiletli telle geziyoruz. Belki de ağlamaya başlasak toprak tekrar yeşillenecek ve orman eski rengine kavuşacak.

 Peki bizi buraya getiren neydi? Hayatın hızı mı, modern dünyanın bitmek bilmeyen telaşı mı, yoksa hayatta kalmaya çalışırken yaşamayı unutmuş olmamız mı? Bir zamanlar ölmemek için dört elle sarıldığımız hayat, şimdi bizi yavaş yavaş birbirimizden uzaklaştırıyor.

Dickens: “Ağlamaktan utanmayın, yas tutmak ve gözyaşı dökmek en çok insana yakışır.” der. O halde en insani yanımızı neden saklıyoruz? Neden gözyaşlarımızı gizlemek zorundaymışız gibi yaşıyoruz?

  

Belki de artık başkasının gözyaşı bizi ilgilendirmiyor. Acı, bize dokunmadığı sürece sessizce yanından geçip gidiyoruz. Oysa bazen bir insanın ihtiyacı olan şey çözüm değil; omzuna konan bir el, sessizce yanında duran bir yürektir.

Ne acıdır ki sevdiğimiz insan karşımızda ağlıyor ve bizler tepki dahi veremiyoruz. Kalbimizde elbet bir acı var ama yansıtamadıktan sarılıp ağlayamadıktan sonra ne çare değil mi?

 

Yalnızlaşıyoruz! Kendi odalarımızda, boğazımızdaki o görünmez jiletli telleri sökmeye çalışıyoruz. Ağladığımız anlaşılmasın diye gülümsüyor, “İyiyim(!)” diyoruz. Çünkü bize güçlü olmanın hiç yıkılmamak olduğu öğretildi.

Oysa bir gün hıçkıra hıçkıra ağlasak, bir gün güçlü görünmesek gerçekten ne kaybederiz? Belki de o zaman hepimizin söylediği “İyiyim(!)” yalanı, yalan olmaktan çıkar.

 

Ve belki de o zaman birbirimize yeniden aynı soruyu gerçekten sorabiliriz:

 

İyi misin?