7 Ağustos 2026

BİR GÜN DURUP KENDİMİZİ DİNLEYEBİLSEK…

ile Büşra Akel

Hiç öyle bir gün yaşadınız mı her şey yerli yerindeyken içinizde tarif edemediğiniz bir eksiklik hissettiniz mi? Dışarıdan bakıldığında hiçbir sorun yoktur. Gün başlamış, işler tamamlanmış, eve dönülmüş, sofraya oturulmuştur. Buna rağmen kalbinizin bir köşesinde adını koyamadığınız bir boşluk sessizce duruyordur.

İşte insanı en çok düşündüren anlar bunlardır.

Çoğu zaman bu boşluk hissin nedenini uzun uzun ararız. Daha fazla çalışırsak geçeceğini sanırız. Yeni bir eşya almanın, farklı bir şehre gitmenin, başka insanlarla tanışmanın içimizi rahatlatacağını düşünürüz. Bir süreliğine gerçekten iyi de gelir bu oyalanma hissi. Fakat aradan çok geçmeden aynı duygu, yeniden kapımızı çalar. Çünkü eksik olan şey dışarıda değil, çoğu zaman kendi içimizde bizi beklemektedir.

Ne gariptir; çevremizdeki herkes bir yerlere yetişmeye çalışırken kimse nereye vardığını konuşmuyordur. Saatler ilerler, takvim yaprakları değişip mevsimler birbirini kovalarken günler hızla akıp gidiyor çoğumuz ise yalnızca yetişmeye odaklanmışızdır. Oysa bazen asıl ihtiyaç duyduğumuz şey, hızlanmak değil, kısa bir süreliğine durabilmektir.

Bir bankta oturup etrafı seyretmektir

Rüzgârın ağaç dallarıyla yaptığı o sessiz sohbeti dinlemek…

Gökyüzünde ağır ağır süzülen bulutları izlemek…

Bunlar ilk bakışta sıradan görünebilir. Fakat ruhumuzun yorulduğunu fark ettiği anlarda en güçlü ilaçlar, gösterişli çözümler değil; böylesine sade molalardır.

Çocukluğumuzu hatırlayın.

Mutluluk için büyük planlara ihtiyaç duymazdık. Mahalle arasında oynanan bir oyun, annemizin mutfaktan yükselen yemek kokusu, babamızın işten dönerken getirdiği küçük bir sürpriz, yağmurdan sonra oluşan su birikintisine basmak bile yüzümüzde kocaman bir gülümseme oluştururdu.

Büyüdükçe sevinçler küçülmedi; onları fark etme becerimiz azaldı.

Belki de bu yüzden birçok kişi, sahip olduklarının değerini ancak onları kaybettiğinde anlayabiliyor.

Bir dostun yokluğu…

Boş kalan bir sandalye…

Artık çalmayan bir telefon…

Sessizliğe dönüşen kahkahalar…

Bütün bunlar bize, aslında en kıymetli zenginliğin birlikte geçirilen zaman olduğunu fısıldıyor.

Dikkat ettiyseniz, yıllar sonra hafızamızda kalanlar genellikle satın aldığımız şeyler olmuyor. Bir yolculukta edilen uzun sohbet, bayram sabahının telaşı, kalabalık sofralarda paylaşılan ekmek, beklenmedik anda gelen samimi bir sarılma… İşte belleğimiz, değeri parayla ölçülemeyen anları özenle saklıyor.

Bazen yaşlı bir amcanın parkta güvercinleri besleyişini izlemek bile uzun uzun düşünmeye yetiyor. O ekmek kırıntılarını yere bırakırken yüzündeki huzuru görünce insan şunu fark ediyor: Mutluluk her zaman büyük başarıların ardından gelmiyor. Kimi zaman paylaşmanın verdiği sessiz bir memnuniyet, en gösterişli ödüllerden daha derin iz bırakıyor.

Ne yazık ki yaşadığımız çağ bize sürekli daha fazlasını istemeyi öğretiyor.

Geniş bir ev…

Yeni bir telefon…

Gösterişli kıyafetler…

Yüksek bir makam…

Daha çok beğeni…

İstekler bitmiyor; yalnızca şekil değiştiriyor.

Fakat gönlün açlığını hiçbir vitrinin dolduramadığını anlamak için bazen uzun yıllar gerekiyor.

İnsan kalbi ilgiyle besleniyor.

İçtenlikle güç kazanıyor.

Güvenle huzur buluyor.

Sevildiğini hissettiğinde ise en karanlık günlerde bile umut üretmeye devam ediyor.

Belki de bu yüzden bazı evler küçücük olmasına rağmen sıcacık gelir. Bazı sofralarda çeşit çeşit yemek bulunmasa bile kimse eksiklik hissetmez. Çünkü orada paylaşım vardır. Samimiyet vardır. Birbirine değer veren insanlar vardır.

Asıl zenginlik de tam burada başlar.

Kimsenin kimseyi yarışa zorlamadığı, olduğu gibi kabul ettiği, kusurlarıyla birlikte sevdiği ilişkilerde…

Hayatın en güzel yanı da budur aslında.

Hiçbirimiz kusursuz değiliz.

Yanlış kararlar veriyoruz.

Kırıyoruz.

Kırılıyoruz.

Bazen susmamız gerekirken konuşuyor, bazen konuşmamız gerekirken sessiz kalıyoruz.

Ve o gün geldiğinde, keşke daha çok şeye sahip olsaydım demektense, “İyi ki birkaç yüreğe dokunabilmişim.” diyebilmek, belki de bu dünyadan alınabilecek en güzel payedir.