AĞUSTOS
Ağustos ayı… Gittikçe soğuyan akşam meltemleri ile yazın bitişinin müjdecisi. Sonbaharın kuru yaprakları ile dolacak sayfalara bırakılan son bir güneş ışığı sanki. Kışın acımasız ve karanlık gecelerinden önce son bir durak gibi. Sanki yazlıkta geçirilen son gecenin iç burkan sızısı gibi gelirdi bana bu ay. Galiba alıştığım sıcaklardan geçiyor olmanın sızısıdır bunca zamandır yazın son günlerinde içimi burkan bu sızı. Gerçi gökte yıldızları sayarken bile gülümseyebildiğim yaşlardayken bile sevdiğim, bağ kurduğum ve içimi ısıtan şeylerden vazgeçemezdim. Kimine göre bir lanet bu bağ kurabilme hissi kimine göre de bir mucize. Ama çoğu zaman acı verici olduğu kesin. Mesela eve yeni bir araba geldiğinde bile ona isim takar arada hal hatır sormaya inerdim. Çocuktum ve hayatıma giren her şey çabayı hak ederdi. Şimdi bu anılarımı hatırlayınca o zaman yazlar daha sıcakmış gibi geliyor. Her şeyin yarım kalacağı şu dünyada kurulan o fani bağlardı galiba mevsimlerimizi ısıtan.
Şimdi her gün farklı bir gelişme farklı bir soyutlanma ile hayatlarımızı iyice donuklaştırdık. Kurulan bağlar filmlerin ruhsuz cdlerinde kaldı derdim ama artık cd bile kalmadı.
Büyüdüm, ortaokula geçtim. Her şey yavaş yavaş rengini yitirir oldu. Kurduğum ilişkiler beni yaralarıyla olgunlaştırdı. Mevsim sonlarında gelen o boşluk hissi daha bir derinleşti.
Her yaşımda daha bir uzaklaşır oldum o içimdeki heyecanlı çocuktan. Zaman durmadan işleyen bir tren gibi hiç bitmeyecekmiş gibi görünen raylarda ilerliyordu.
Liseye geçtiğimde karantina geldi… Artık iyice unuttuğum o çocukluk hislerime tamamen yabancı oldum. Sanki o maskelerin ardında terleyen yüzümden damla damla aktı gitti tüm heyecanlarım. Artık o kurulan bağların koparken verdiği sızı her günümde her gecemde göğsümün tam ortasında ciğerlerime komşu olmuştu. Üniversiteye hazırlanmaya başlayacağım yaz bu sızı çok daha belirginleşti. Sanki büyümenin verdiği sızı ile bir olmuşlar da bir bir koparıyorlar hayatımdan renkleri gibi hissediyordum.
Ve yine ağustos geldi. Yazın sıcaklıklarının unutturduğu sızı tekrar göğsüme oturmuştu. Hani şu doğum gününde ne istersin dedikleri ve senin hiçbir şey ya diyip güldüğün yaşlar var ya işte o yaşlardaydım. Ne tam çocuktum ne de yetişkin. Üç günlük dünyanın ikinci gününde, bir zamanlar kurulan hayallerin mezarının yanı başında eski ağustosların renklerinden uzakta…
Umudumu yitireli belki çok olmuştu ama ağustostaydık işte. Ne bileyim bu ayın bana en güzel doğum günü hediyesini getireceğini. Hayatımın renklerini tekrar sokakta düşe kalka oynadığım günlerin izleri ile dolu çocuk ellerime vereceğini… Bu yazıya başlarken zaman, ah ne şaşırtıcısın diye girecektim. Dört yıl önce hayatıma giren bir çift gözün, şu gri ve siyahlarla dolu tuvalimi ağustos ayı akşamlarının mor göğüne boyayacağını hayal edemezdim.
O günden beri aylar, yıllar geçti. Belki büyüdüm belki daha da küçüldüm. Belki hepsi birden oldu ama ben hala o ağustosta kaldım. O bir çift gözün gözüme değdiği akşamda, zamanın bile durup bir baktığı o göğün altında bir çocuğun gülüşüne tutsak oldum… Ah ağustos ben sana bir başka bağlandım.