26 Ekim 2026

KURULU ZAMANLAR

ile Seda Nur Issız

Daha şafak sökmeden annemin o tatlı sesi duyulurdu uzaktan:

— “Kalk artık oğlum, geç kalacaksın okula!”

Ses giderek yaklaşır, ben yatağın bir tarafından öbür tarafına dönerdim. En sonunda annem kolumdan tutup kaldırırdı. Binbir türlü naz ile hazırlanır, zoraki aldığım birkaç lokma ile okul yolunu tutardım. Bu arada güneş de daha yeni doğmaya başlardı…

Köy yerinde okula gitmek ile şafak operasyonu arasındaki tek fark, benim silahımın bir kalem olmasıydı. İlkokul ve ortaokul hep aynı senaryo ile geçti: Annemin giderek yakınlaşan sesi ve güneşi doğuran bir kalem…

O günler hiç bitmeyecekmiş gibi gelse de bitti gitti, liseli oluverdik birden. Artık annemin sesi yalnızca telefondan geliyordu. Yine her gün aynı saatte… Bu kez okul yakındı kaldığım yurda; güneşten sonra doğuyordum sokaklara.

Önceleri “Git erkenden yat, sabah kalkamıyorsun.” diye beni yanına oturtmayan anamgil, bu kez arayıp “Oğlum biz seni çok özledik, hafta sonu gel…” diyorlardı. Ben ise “Sınavlarım bitsin gelirim.” diyordum. Sınavlar bitiyor, kurslar başlıyordu; benim eve gitmem ayları buluyordu. “Yeter ki iyi olsun, derslerine çalışsın.” diyen anamgil de bu duruma pek ses etmiyordu.

Emek ve hasret harmanı lise de son buldu bir müddet sonra. Artık üniversite yolu görünmüş, araya giren yollar bir kat daha uzamıştı. Yine anamın sesi telefonda… Bazen “Anne uyuyorum, dersim yok.” diyerek kapatıyor, bazen de dışarıdayım diye açamıyordum. Konuştuğumuzda ise ilk duyduğum yine hasret dolu sözler oluyordu. Vizesi, finali, bütü derken bazen eve gidemeden bitiyordu haftalar, aylar…

“Mezun oldum, artık meslek sahibi olacağım.” derken hayatın gerçekleri zorlu ve acıymış; yıllarca iş aradım durdum. En sonunda bir iş bulup çalışmaya başladım. Sabahları anamın sıcak sesi yerine soğuk bir zil sesi ile uyanıyordum artık. Yine geç kalmamak için koşturuyordum ama güneş ne zaman doğuyordu, artık onu bilmiyordum.

Önceleri rahatça gezip tozmak için çalıştım, sonra evlilik birikimi için… Sonra evlendik, ailem için çalıştım. Anamın sesinin yerini önce alarmlar, sonra da eşimin sesi aldı:

— “Hayatım kalk, işe geç kalacaksın!”

Hiç fark etmeden geçip gitmiş yıllar… Eşimin saçlarına aklar düşmüş, benim ellerim titrer olmuş. Çocuklar mı? Çocuklar da “Dersim yok, uyuyorum.” demeye başlamış…

Bir gün sabah uyandım. Ama kimse seslenmeden, “Kalk, geç kalacaksın!” demeden uyandım. Yatağın diğer ucuna döndüm, eşim hâlâ yatıyordu. Ağarmış saçlarına ve kırışmış o güzel yüzüne bakıp gezdirdim ellerimi. Üşümüş sanırım, buz gibi olmuştu.

“Bu sıcakta üşüdün mü? Hadi kalk, kahvaltı yapacağız, geç kalma…” dedim.

Kalkmadı.

Anam da kalkmamıştı, “Ana ben mezun oldum, kalk!” dediğimde… Onun da eli yüzü buz gibiydi. Sonra toprak ısıttı bedenini.

Şimdi karım… Onu da ben sarıp ısıtamadım diye toprak aldı, sardı bedenini.

Meğer ömür boyu geç kalmamak için kurduğum o saatler; beni uyandıran değil, uykuda tutan asıl şeymiş… Otobüse, okula, işe hep zamanında yetiştim de asıl geç kaldığım yer hayatım ve sevdiklerimmiş.