27 Temmuz 2026

VİTRİNDEKİ HAYATLAR VE MUTFAKTAKİ GERÇEKLER

ile Seda Nur Issız

Ekranı yukarı doğru kaydırırken karşımıza çıkan hayatlara bakılırsa, dünyada hiç dert yokmuş gibi görünüyor. Herkes sürekli seyahatte, mükemmel ilişkilere sahip ve kahvesini gün batımına karşı huzurla yudumluyor… Peki, gerçekten hepimizin hayatı bu kadar mükemmel mi? Derdi olan, sinirlenen, akşam yatağa başını koyduğunda endişeden uyuyamayan hiç mi kimse yok?

Elbette var. Ama o küçük ışıklı ekranda gördüklerimiz, hayatın tamamını değil; sadece en iyi açıdan çekilmiş, filtrelenmiş birkaç karesini bizlere yansıtıyor. Altına yazılan o kusursuz aşk sözleri ve dostluk mesajları, aslında bir gerçeğin değil; bir temenninin temsili. Ekran, bize insanların olduğu gerçeklerden ziyade, olmak istedikleri hâli gösteriyor.

Kendi hayatımızın dumanı tüten, bazen dağınık, bazen krizli mutfağını; başkalarının pürüzsüz vitrinleriyle kıyaslamak en büyük tuzağımız hâline geldi. Oysa o mükemmel görünen fotoğraflar çekildikten saniyeler sonra telefonlar kapanıyor ve herkes kendi gerçekliğine, küçük savaşlarına geri dönüyor. Muazzam bir illüzyonun içinde, sıradan ve insanî dertlerimizden utanır hâle geldik. Ne var yani saçımız başımız biraz dağılmış, evin odalarında oyuncaklar egemenlik kurmuş ve mutfak tezgahında bulaşıklar makineye hasretse?

Sürekli bakımlı olmak zorunda mıyız? Saçlarımızın dağılmaya ihtiyacı olamaz mı? Evin odaları hep toplu mu olmak zorunda? Oyuncakların ve eşyaların savaşı arasında bir yudum kahve içemez miyiz? İçtiğimiz kahvenin bulaşığı yarım saat suyla buluşmayı bekleyemez mi?

Ama biz bekliyoruz! Uzanıp dinlenmek için, o bir fincan kahveyi içebilmek için bekliyoruz. Ve bazı günler beklediğimiz o saatler hiç gelmiyor. Ev toplu, tezgah temiz ve biz her an bakımlı, kendimizce… Ama ruhumuz aç.

O bekleyişler kahve içmek veya dinlenmek için değil, ruhumuzun nefes alması için uzun günde kendimize verdiğimiz kısa bir mola. Dağınık olan saçlarımız ya da evin odaları değil; dağınık olan biziz. Ruhumuz paramparça olmuş, dört bir yana dağılmışken biz bu kadar toplu olabiliyoruz.

Belki de hatırlamamız gereken tek şey insan olmanın düşmeyi, öfkelenmeyi, yorulmayı, dağılmayı ve kusurlu olmayı da gerektirdiği. Ve hiçbir filtre, hayatın en insanî tarafını gizlemeye yetmez.