8 Eylül 2026

VAKTİN DİLİ DAMAĞI

ile Mustafa Erdurmuş

Önce hafif bir rüzgâr geçerdi aramızdan,

Eski bir gazetenin üçüncü sayfasını havalandırır gibi.

Masada duran tuzluğun gölgesi uzardı,

Günün çekildiği yerlere doğru usulca serilirdik.

Bir kentin bütün sokak lambaları birden yanmaz ya,

Biz de öyle alışırdık birbirimizin varlığına;

Ağır ağır, sokak aralarından süzülen bir akşam vakti gibi.

 

Sonra bakışların gelip otururdu fincanın kenarına,

Sanki bir güvercin su içer de ürkmez ya kimseden.

Kazağının ucundaki o sökük iplik,

Bütün bir mevsimin hüznünü çözmeye yeterdi.

Adını söylesem dili damağına yapışırdı vaktin,

Söylemesem, soğuyan bir çayın dibinde unutuverirdim sesini;

Yarım kalmış, ama hiç bitmeyecekmiş gibi duran bir keder.

 

İşte tam orada, parmaklarının ucundaki o ince sessizlikte,

Bozulurdu masanın bütün kurulu nizamı.

Gömleğinin düğmelerine gizlenmiş bir serçeyi sever gibi,

Öyle telaşsız, öyle kendi içine kıvrılan bir fısıltıyla;

Bir haritanın en kuytu sınır boyunda

Tarihi yeniden yazan iki kaçak olurduk.

 

Ve gece, bir tren penceresinden kayıp giden ışıklar gibi

Çekerken eteğini üzerimizden,

Biz birbirimize,

Hiç söylenmemiş bir şiirin en silik hecesi kadar

Sessizce ve derin bir mühürle karışırdık.