5 Ağustos 2026

SON FOTOĞRAFÇI

ile Sedat

 

Sami Usta, dükkânın kepengini o sabah her zamankinden daha yavaş kaldırdı. Demir kepenk yılların pasıyla önce direndi, sonra gıcırdayarak yukarı çıktı. Sokağın sabah serinliği içeri doldu. Karşı kaldırımdaki simitçi tablasını yeni açmış, kasabın çırağı kaldırıma su dökmeye başlamıştı. Mahalle, eski bir radyonun sesi gibi yavaş yavaş uyanıyordu.

Tabelada hâlâ solmuş mavi harflerle “Sami Fotoğraf Stüdyosu” yazıyordu. Harflerin bazı yerleri güneşten kabarmış, sağ köşedeki küçük fotoğraf makinesinin objektifi silinmişti. Sami Usta içeri girip anahtarı her zamanki çiviye astı. Floresan bir kez titredi, sonra dükkânı zayıf bir beyazlıkla doldurdu.

Bugün son gündü.

Dükkân akşama kadar açık kalacak, sonra kapanacaktı. Bunu yüksek sesle söylemedi. Söylemeye gerek yoktu. Boş çerçeveler, mavi fon, yıllardır aynı yerde duran tabure ve vitrindeki sararmış yüzler sanki bunu biliyordu.

Tezgâhın arkasına geçti. Çekmeceleri boşaltmaya başladı. Vesikalık zarflarını, eski makbuzları, film kutularını ayırdı. En alt çekmeceye gelince eli kısa bir an durdu. O çekmeceyi yıllardır açmamıştı. Kilidi yoktu ama insan bazen kilitsiz şeyleri daha çok kapalı tutuyordu.

Çekmeceyi çekti. İçinden sararmış zarflar çıktı. Üzerlerinde kendi el yazısıyla isimler vardı: Mehmet Yıldız, Ayşe Korkmaz, okul kaydı, askerlik, nüfus için altı adet… Bazılarının içi boştu, bazılarında alınmamış fotoğraflar duruyordu. Sami Usta, köşesi yıpranmış bir zarfın üzerinde durdu.

Leyla — 12 adet vesikalık.

Zarfı tezgâha koydu. Bir süre açmadı. Sonra parmakları kendiliğinden kapağı araladı. İçinden on iki vesikalık çıktı. Fotoğraftaki kadın gençti. Saçları omuz hizasında, gözleri doğrudan objektife bakıyordu. Gülümsemiyordu ama yüzünde sertlik de yoktu. Sanki bir şey söyleyecek olmuş, sonra vazgeçmişti.

Kapının üzerindeki küçük zil çaldı. Berber Naci, elinde iki bardak çayla içeri girdi.

“Usta,” dedi, “son gün diye çayı ben getirdim.”

Sami Usta fotoğrafları zarfın içine koydu. “Sağ ol Naci.”

Naci dükkâna baktı. “Vay be. Burası da kapanıyor demek.”

“Kapanıyor.”

“Kaç yıl oldu?”

“Otuz sekiz.”

Naci, tezgâhın üstündeki kutulara göz gezdirdi. “Benim evlilik fotoğrafını sen çekmiştin. Hanım hâlâ, ‘Naci kravatı yamuk takmış,’ der.”

Sami Usta çayına dokunmadan gülümsedi. “Yamuktu.”

“Usta sen de yıllar sonra söylüyorsun.”

“Fotoğrafta belliydi zaten.”

Naci güldü. Çıkmadan önce bir daha dükkâna baktı. “Akşama uğrarım. İnsan dükkân kapatırken üzülür. Sen hiç üzülmüş gibi durmuyorsun.”

Sami Usta çay bardağının ince beline baktı. “İnsan bazı şeylere önceden üzülüyor Naci. Gün gelince yalnızca kepenk indiriyor.”

Naci sustu, başını eğip çıktı.

Dükkân yine sessiz kaldı. Sami Usta, Leyla’nın fotoğraflarını tezgâha dizdi. On iki küçük yüz aynı anda ona baktı. O yıllarda dükkân yeniydi. Tabela daha yeni asılmış, vitrin camı pırıl pırıldı. Sami gençti; fotoğraf çekmeden önce insanlara nasıl duracaklarını söyler, çocukları güldürmek için cebinde şeker taşırdı.

Leyla yağmurlu bir öğleden sonra gelmişti. Üzerinde açık renk bir pardösü vardı. Kapıdan girince önce vitrindeki bebek fotoğraflarına bakmış, sonra mavi fonun önüne geçmişti.

“Gülümsemem gerekiyor mu?” diye sormuştu.

“Pasaport için gerekmez.”

“İyi. Bugün gülümsemem zor.”

Sami makinenin arkasında durmuştu. “Nereye gideceksiniz?”

“Almanya.”

“Kesin mi?”

Leyla gözlerini objektife çevirmişti. “Bazen gitmek kesin olur. Dönmek olmaz.”

Fotoğraflar ertesi gün hazır olmuştu. Leyla almaya gelmemişti. Bir hafta bekledi, sonra bir ay. En sonunda zarf çekmeceye girdi. Aradan yıllar geçti; Leyla o kapıdan bir daha girmedi.

Öğleye doğru bastonlu yaşlı bir kadın vesikalık çektirmeye geldi. Torunu telefonla çekebileceğini söylemiş ama o kabul etmemişti. “Fotoğrafçıda çekilmiş olsun,” dedi. Sami Usta mavi fonun önündeki tabureyi düzeltti.

“Nasıl durayım?” diye sordu kadın.

“Nasıl isterseniz.”

Kadın şaşırdı. “Eskiden fotoğrafçılar ‘Çenenizi kaldırın,’ derdi.”

Sami makinenin arkasına geçti. “Bugün son günüm. Bugün kimseye nasıl duracağını söylemeyeceğim.”

Kadın hafifçe gülümsedi. Flaş patladı.

Öğleden sonra birkaç eski müşteri uğradı. Biri vitrindeki düğün pozunu almak istedi. Bir genç kız analog film yıkanıp yıkanmadığını sordu. Sami Usta “Eskiden yıkanırdı,” dedi. Akşamüstü Naci, kasap Rıza ve simitçiyle birlikte geldi. Mahalleli dükkânın önünde hatıra fotoğrafı çektirmek istiyordu. Sami Usta önce direndi, sonra kapının önüne geçti. Telefoncu çocuk telefonu tripoda yerleştirdi.

“Üçe kadar sayacağım,” dedi.

Naci hemen atıldı: “Usta, azıcık gül.”

“Fotoğrafta gülmek şart değil.”

Vesikalık çektiren yaşlı kadın bastonuna yaslandı. “Değil ama bugün yakışır.”

Telefoncu çocuk saydı. Fotoğraf çekildi. Herkes dağıldıktan sonra sokak yine boşaldı. Sami Usta içeri girdi. Son kutuları toparladı, mavi fonu söktü, vitrindeki eski fotoğrafları indirdi. Leyla’nın zarfı hâlâ tezgâhın üstünde, gün boyu beklemiş gibi duruyordu.

Tam ışıkları kapatacakken kapının zili çaldı. İçeri kırklı yaşlarında bir kadın girdi. Elinde katlanmış bir kâğıt vardı.

“Kapattınız mı?” diye sordu.

“Henüz değil.”

“Burası Sami Fotoğraf Stüdyosu mu?”

“Evet.”

“Annem buradan bahsederdi.”

Sami Usta’nın eli tezgâhın kenarına tutundu. “Anneniz?”

Kadın kâğıdı açtı. “Leyla Yılmaz. Tanır mısınız?”

Dükkândaki saat çalışmıyordu ama o an durmuş gibiydi. Sami Usta tezgâhın üstündeki fotoğraf zarfını aldı, kadının önüne koydu.

“Fotoğrafları burada kaldı.”

Kadın zarfı açtı. Vesikalıklara bakarken parmakları titredi. “Bu fotoğraftan evde yok,” dedi.

“Hiç almaya gelmedi.”

“Gidememiş zaten.”

Sami Usta anlamadı.

“Almanya’ya,” dedi kadın. “Babam vazgeçmiş. Annem de kalmış. Sonra başka mahalleye taşınmışlar.”

“Şimdi…”

“Annem geçen ay vefat etti.”

Sami Usta gözlerini boş vitrinin camına çevirdi.

Kadın çantasından küçük bir zarf çıkardı. “Eşyalarının arasında bunu buldum. Üzerinde buranın adı vardı. Bir de sizin adınız.”

Zarfı tezgâha bıraktı. Üzerinde solmuş bir yazı okunuyordu: Sami’ye.

“Ne var içinde?” diye sordu Sami Usta.

“Bilmiyorum. Açmadım.”

Kadın fotoğrafları dikkatle zarfına yerleştirdi. “Bunları alabilir miyim?”

“Onlar zaten sizin.”

Kadın zarfı çantasına koydu, ardından kapıya yöneldi. Çıkmadan önce durdu. “Annemin mezarı yakında. İsterseniz…”

Cümleyi tamamlamadı. Sami Usta yalnızca başını salladı.

Kadın çıktıktan sonra dükkân yine sessiz kaldı. Sami Usta tezgâhın arkasındaki sandalyeye oturdu. Kadının bıraktığı mektup zarfını uzun süre elinde tuttu. Sonra açtı.

Sami,

Fotoğrafları almaya gelemedim. Belki bir gün uğrarım dedim, olmadı. İnsan bazen bir yerden geçerken orada kendinden bir şey bırakıyor. Ben sende fotoğrafımı bıraktım. Belki de söyleyemediğim şeyi…

O gün objektifin arkasından bana bakarken gitmemi istemediğini anlamıştım. Sen söylemedin. Ben de kalmak istediğimi söylemedim. İkimiz de susunca hayat bizim yerimize karar verdi.

Bir gün o fotoğrafları görürsen bil; ben o gün gülümseyememiştim ama içimden sana bakmıştım.

Leyla

Sami Usta mektubu masaya bıraktı. Bir süre sonra kalktı, küçük bir çerçevenin içine Leyla’nın vesikalıklarından birini koydu ve vitrinin ortasına astı. Altına hiçbir şey yazmadı.

Sonra dışarı çıktı. Kepengi indirmeden önce dükkâna son kez baktı: boşalan raflara, sökülmüş fona, tezgâhın üstündeki makasa ve camdaki yansımasına. Kapıyı kilitledi. Kepenk ağır ağır indi.

Ertesi sabah mahalleli kepengin kapalı olduğunu gördü. Tabelanın altında küçük bir kâğıt asılıydı. Kâğıtta yalnızca şu yazıyordu:

Kapandı.

Ama bazı fotoğraflar içeride kalır.