12 Ağustos 2026

PAZAR FİLESİ

ile Sedat

Salı pazarının en kalabalık saati öğlene doğru başlardı.Sabah erken gelenler tezgâhların en iyisini seçer, öğlene kalanlar hem pazarlık yapar hem de satıcıların sesine karışan yorgunluğu duyardı.Domates kasalarının önünde kadınlar eğilir, karpuzlara avuç içiyle vurulur, poşetler iki yana sallanır, pazar yerinin üstündeki tenteler rüzgâr değdikçe ince ince hışırdardı.

Musa, limon tezgâhını babasından devralalı üç yıl olmuştu. Önceleri yalnızca yardım ederdi; para üstü verir, kasaları dizer, akşamları kalan limonları çuvallara doldururdu.Babası hastalanınca tezgâh ona kalmış, o da zamanla pazarın kendi düzenini öğrenmişti. Kimin limonu koklayarak alacağını, kimin tartıya güvenmeyip poşeti elinde tartacağını, kimin de her gelişinde “Bunun suyu var mı?” diye soracağını artık yüzlerinden anlardı.

Bir de İhsan Amca vardı;

Her salı aynı saatte gelirdi. Elinde eski kahverengi bir file taşırdı. File eskidikçe incelmiş, sapının bir yanı düğümle tutturulmuştu. İhsan Amca’nın paltosu da fileye benzerdi; yıllardır kullanıldığı belli olurdu ama temizdi, yerindeydi.Başında kasketi, elinde bastonu vardı. Bastonunu yere ağır ağır vurur, kalabalığın içinden kimseye çarpmadan geçerdi.

Musa onu ilk fark ettiğinde iki kilo limon istemişti.

“İki kilo çok olmaz mı amca?” demişti Musa. “Ev kalabalık mı?”

İhsan Amca gözlüğünün üstünden bakmıştı.

“Kalabalıktı.”

Musa ne diyeceğini bilememiş, tartıya limonları koyup poşeti uzatmıştı. İhsan Amca parayı verirken tezgâhtaki küçük limonları göstermişti.

“Biraz da şunlardan koy evladım, rahmetli küçük limonu severdi.”

O günden sonra Musa, her Salı günleri onun için birkaç küçük limonu tezgâhın altındaki kasanın köşesine ayırmaya başladı.

İhsan Amca geldiğinde poşete onları da eklerdi. Bir şey söylemezdi, İhsan Amca da fark ederdi ama belli etmezdi.

O salı hava sıcaktı.

Ağustos güneşi tentelerin arasından sızıyor, pazarın taş zeminini kızdırıyordu.

Musa sabahın erken saatinden beri ayaktaydı. Yan tezgâhta salatalık satan Hamdi, başındaki havluyla boynunu siliyordu.

“Bugün müşteri az,” dedi Hamdi.

“Sıcaktan,” dedi Musa.

“Yok,” dedi Hamdi. “Millette para kalmadı.”

Musa cevap vermedi; Bir kadın yarım kilo limon istedi, tarttı verdi.

Ardından genç bir adam yalnızca fiyat sorup gitti. Musa tam tezgâhın önüne su serpecekti ki kalabalığın arasından İhsan Amca’yı gördü.

Yine aynı kasket, aynı baston, aynı file.

Ama bu kez biraz daha yavaş yürüyordu.

Musa hemen tezgâhın altındaki küçük limonları çıkardı.

“Hoş geldin amca.”

“Hoş bulduk evladım.”

“Her zamanki gibi mi?”

İhsan Amca fileyi tezgâhın kenarına astı.

“Her zamanki gibi.”

Musa iki kiloyu tarttı. Küçük limonları da poşetin üstüne yerleştirdi.

Poşeti fileye koyarken içindekilere gözü takıldı. İki ekmek, küçük bir demet maydanoz, iki domates, iki elma, iki küçük simit ve pembe kâğıda sarılı bir sabun.

Her şey sanki bir sofrada yan yana oturacak iki kişi için alınmıştı.

İhsan Amca parayı verdi.

“Üstü kalsın.”

“Olmaz amca.”

“Sen her hafta küçüklerinden koyuyorsun.

Onun hesabı yok mu?”

Musa parayı tezgâhın üstüne bıraktı. İhsan Amca fileyi aldı, kalabalığın içine karıştı.

Önce peynirciye uğradı, sonra zeytinciye.

Her tezgâhtan az ama çift kişilik şeyler aldı. Pazarın çıkışındaki çeşmenin yanında durup fileyi yere bıraktı. Cebinden mendilini çıkardı, alnını sildi.

Sonra bastonunu düzeltti ve ara sokağa saptı.

O gün Musa’nın aklı onda kaldı.

Ertesi salı hava kapalıydı.

Pazarcılar yağmur yağar mı diye tentelerin iplerini sağlamlaştırmıştı.

Musa tezgâhı açar açmaz küçük limonları ayırdı. Saat on bir oldu, gelen olmadı.

On ikiye doğru İhsan Amca göründü.

Fileyi taşımakta zorlanıyordu.

Musa tezgâhın önünden çıktı.

“Amca, ver ben taşıyayım.”

“Yok evladım, pazarda herkesin yükü kendine.”

“Benim tezgâh burada, kaçacak değil ya.”

İhsan Amca itiraz edecek gibi oldu, sonra fileyi uzattı.

Musa fileyi alınca beklediğinden ağır olduğunu fark etti.

“Ne aldın böyle?”

“Biraz sebze.”

“Biraz dediğin bu mu?”

İhsan Amca hafifçe gülümsedi.

“Eskiden daha ağır olurdu.”

Musa fileyi tezgâhın arkasına koydu.

Limonları tartarken yaşlı adamın yüzüne baktı.

İhsan Amca’nın rengi soluktu; bastonunu iki eliyle tutuyordu.

“Ben seni eve bırakayım,” dedi Musa.

“Pazarın var.”

“Hamdi bakar.”

Hamdi yan taraftan seslendi;

“Git git, ben bakarım.” Zaten müşterinin yarısı fiyat sorup gidiyor.

İhsan Amca önce istemedi, sonra sustu. Musa tezgâhın önüne bir kasa çekip kapatır gibi yaptı.

Fileyi eline aldı, İhsan Amca’yla birlikte pazarın çıkışına yürüdü.

Ara sokak dar ve gölgelikti. Binaların alt katlarında eski dükkânlar vardı.

Bir terzi, bir ayakkabı tamircisi, bir de uzun zamandır kapalı duran kasap.

İhsan Amca ağır ağır yürüyordu. Bazen bastonunu yere koymadan önce duruyor, nefesini toparlıyordu.

“Amca, istersen biraz oturalım.”

“Yok,” dedi. “Geç kalmayalım.”

“Nereye?”

“Eve.”

Sokağın sonunda iki katlı eski bir evin önünde durdular.

Kapının boyası dökülmüştü. Pencerelerde beyaz tül perdeler vardı. Kapının yanında küçük bir saksıda fesleğen duruyordu.

İhsan Amca anahtarı çıkardı, kapıyı açtı.

“Sen bırak evladım, ben alırım.”

Musa fileyi içeri uzattı. Tam dönecekti ki evin içinden keskin bir kolonya kokusu geldi.

Sonra duvarda asılı çerçeveyi gördü. Çerçevede genç bir kadın fotoğrafı vardı. Başında açık renk bir yazma, yüzünde sakin bir gülümseme. Fotoğrafın altına taze bir karanfil iliştirilmişti.

Musa gözlerini kaçırdı.

İhsan Amca fileyi mutfak masasının üstüne koydu. Sonra dolaptan iki tabak çıkardı.

İki çatal, iki su bardağı, tabaklardan birinin yerini eliyle biraz düzeltti.

“Adı Fatma’ydı,”dedi.

“Pazarı çok severdi.

Bir şeyi tek aldırmazdı bana.

“Evde bereket ikiyle başlar” derdi.

Musa kapının eşiğinde kaldı.

“Başınız sağ olsun amca.”

“Sağ ol İnsan baş sağlığını ilk zamanlar çok duyuyor.

Sonra herkes unutuyor.

Senin de unuttuğunu sanıyorlar dedi.

Dışarıdan pazarcıların sesi uzaktan geliyordu.

Bir satıcı kavun diye bağırdı. Bir çocuk ağladı.

Bir kadın pazarlık ederken sesini yükseltti.

Evin içi ise pazarın tam tersine sessizdi.

İhsan Amca sandalyeye oturdu.

Poşetten küçük limonlardan birini aldı, avucunda çevirdi.

“Bunları görünce kızmazdı sana.”

“Kızmaz mıydı?”

“Küçük limon severdi.

“Büyüklerin kabuğu kalın olur” derdi.

İhsan Amca güldü. Gülüşü kısa sürdü. Limonu masanın ortasına bıraktı.

“Beş yıl oldu.”

Musa fileye baktı. İki ekmekten biri küçük, biri büyüktü.

Elmalar yan yana duruyordu.

Sabun pembe kâğıda sarılıydı.

“Bunların hepsini iki kişilik alıyorsun,” dedi Musa.

“Komşulara mı dağıtıyorsun?”

“Bir kısmını veriyorum.”

Birazı ertesi güne kalıyor. Birazını da aşağıdaki kediye ayırıyorum.

İhsan Amca tabağın kenarına parmağıyla dokundu.

“Ama pazardan tek kişilik dönünce ev daha sessiz oluyor.”

Musa cevap vermedi. Cevap aramadı da. Bazı cümlelerin karşılığı başını eğmekti.

İhsan Amca cebinden küçük bir kâğıt çıkardı.

Masanın üstüne koydu.

Göz hastanesinden verilmiş bir randevu kâğıdıydı.

“Bugün torunum gelecek” dedi.

“Beni hastaneye götürecek.

Yıllardır şehir dışında.

İlk kez eve uğrayacak.”

“Sevinir,” dedi Musa.

İhsan Amca başını kaldırdı.

“Kim?”

Musa duvardaki fotoğrafa baktı.

“Fatma Teyze.”

İhsan Amca uzun süre konuşmadı. Sonra yavaşça başını salladı.

“Sevinir evet dedi.”

Kapı çaldı,

İhsan Amca bastonuna uzandı ama Musa ondan önce davrandı.

“Ben açayım.”

Kapıyı açtığında karşısında yirmili yaşlarda bir genç kız duruyordu.

Elinde telefon, sırtında çanta vardı.

Yolu bulup bulamadığından emin olmayan bir telaşla içeri baktı.

“Dedem burada mı?”

Musa kenara çekildi.

“İçeride dedi.”

Genç kız içeri girince İhsan Amca ayağa kalkmaya çalıştı.

Kız hemen yanına koştu.

“Dede, otur lütfen.”

İhsan Amca kızın yüzüne baktı.

Sonra duvardaki fotoğrafa döndü.

“Fatma, dedi kısık sesle, “bak kim geldi.”

Genç kız fotoğrafa yaklaştı.

Çerçevenin kenarındaki karanfili gördü, parmaklarıyla yapraklarına dokundu.

“Babaannemin fotoğrafı mı bu?”

İhsan Amca başını salladı.

“Annem pek anlatmazdı,” dedi genç kız.

“Anlatacak çok şey vardı,” dedi İhsan Amca.

“Hep sonra dedik.”

Musa kapıya yöneldi,

“Ben pazara döneyim.”

İhsan Amca arkasından seslendi,

“Evladım.”

Musa durdu.

“Haftaya da küçüklerinden ayır.”

Musa gülümsedi.

“Ayırırım amca.”

Genç kız döndü.

“Küçük ne?”

“Limon” dedi İhsan Amca.

“Babaannen severdi.”

Musa dışarı çıktı. Sokağa adım attığında pazarın sesi biraz daha yaklaşmış gibi geldi.

Hamdi onu görünce uzaktan bağırdı,

“Usta, limonlar kaçmadı merak etme!”

Musa tezgâhına döndü. Bir kadın iki kilo limon istedi.

Musa tartıya limonları koyarken eli tezgâhın altındaki küçük limonlara gitti. Birkaçını ayırdı, sonra vazgeçti.

Onları kasanın köşesine geri bıraktı.

Onlar İhsan Amca’nındı.

Ertesi salı İhsan Amca yine geldi.

Bu kez yanında torunu vardı.

Fileyi kız taşıyordu.

İhsan Amca bastonuna yaslanmıştı ama daha dik yürüyordu.

“Her zamanki gibi mi?” diye sordu Musa.

İhsan Amca torununa baktı.

“Bugün üç kişilik olsun.”

Musa limonları tartarken gülümsedi.

“Fatma Teyze için de mi?”

İhsan Amca küçük limonlardan birini eline aldı. Avucunda çevirdi.

“Onun payı zaten hep vardı evladım,” dedi.

“Bugün sofraya biri daha oturacak.”

Torunu fileyi açtı. Musa limonları yerleştirdi. File eskimişti ama sapındaki düğüm hâlâ tutuyordu. Pazarın sesi yükseldi.

Tenteler rüzgârla hışırdadı. Domatesçiler bağırdı, çocuklar koştu, poşetler doldu, boşaldı.

İhsan Amca kalabalığın içine karışırken Musa arkasından baktı.

File yine ağırdı ama bu kez yük gibi durmuyordu.