13 Ağustos 2026

KENDİME NE ZAMAN UĞRADIM?

ile Zeynep Demir

 

Hiç kendi hayatınızın içinde misafir gibi hissettiğiniz oldu mu?

Her şey yerli yerindedir aslında. Bir işiniz vardır, eviniz vardır, günleriniz belli bir düzene oturmuştur. Sabah ne zaman uyanacağınızı, hangi yoldan gideceğinizi, akşam eve döndüğünüzde ne yapacağınızı bilirsiniz. Hayat, büyük bir sorun çıkarmadan önünüzden akıp gider. Yine de içinizde, adını koyamadığınız bir huzursuzluk dolaşır. Sanki bütün gün kendi hayatınızı yaşamış, akşam olduğunda ise kendinize uğramayı unutmuşsunuzdur.

Bir süre sonra günlerin birbirine benzediğini fark edersiniz. Alarm çalar, yataktan kalkarsınız. Günün telaşı başlar. Akşam eve döndüğünüzde üzerinizde yalnızca yorgunluk değil, kendinizden uzak kalmış olmanın ağırlığı da vardır. Birkaç saat telefonun ekranında kaybolur, gözleriniz ağırlaşınca uyursunuz. Sabah olduğunda her şey yeniden başlar.

Zaman sessizce ilerler. Pazartesiler salılara, salılar çarşambalara karışır. Mevsimler değişir, takvim yaprakları azalır. Siz ise bütün bu değişimin ortasında, içinizde aynı yerde duruyormuşsunuz gibi hissedersiniz.

Tuhaf olan, hayatınızda her şeyin kötü olmamasıdır. Çalışırsınız, kazanırsınız, sevdikleriniz vardır. Arkadaşlarınızla gülersiniz, güzel bir yemek yersiniz, uzun zamandır görmek istediğiniz bir yere gidersiniz. O an gerçekten iyi hissedersiniz. Fakat eve döndüğünüzde o duygunun da kapının dışında kaldığını fark edersiniz.

İnsanın en yorucu hâli belki de mutsuz olmak değil; neyin eksik olduğunu bilmeden eksik hissetmektir.

İçimizde, bütün bu düzenin arasında sessizce bekleyen bir taraf vardır. Daha önce hiç gitmediği bir yere gitmek, uzun zamandır yapmak istediği bir şeyi denemek, yürümek, üretmek, konuşmak ya da yalnızca gökyüzüne bakmak ister. O tarafın sesini günlük telaşların arasında giderek daha az duyarız.

Derken bir gün, kendimiz için farklı bir şey yaparız.

Plansızca bir yere gideriz. Uzun zamandır dinlemediğimiz bir şarkıyı açıp yürürüz. Yeni bir şey öğrenir, hiç tanımadığımız insanlarla aynı masada oturur veya yalnızca kendimize ayırdığımız birkaç saatin tadını çıkarırız. İçimizde uzun zamandır kapalı duran bir pencere açılır sanki. Havanın değiştiğini hissederiz.

“Ben bunu özlemişim.” Deriz.

Özlediğimiz şey belki de yaptığımız şey değildir. Kendimizle yeniden karşılaşmaktır.

Sonra eve döneriz.

Anahtar kapının üzerinde döner, ayakkabılar çıkarılır, ertesi günün telaşı hazırlanır. Birkaç saat önce kendimize bu kadar yakınken, yeniden alıştığımız düzenin içine karışırız. O güzel gün, sanki başka bir hayata aitmiş gibi geride kalır.

Mutluluğu çoğu zaman yaşamımızın doğal bir parçası hâline getirmek yerine, araya sıkıştırıyoruz. Bir hafta sonuna, kısa bir yolculuğa, güzel bir akşama bırakıyoruz. O an sona erdiğinde ise eski düzenimize dönüyoruz.

Oysa kendimize sormamız gereken soru “Beni ne mutlu eder?” olmayabilir.

“Beni mutlu eden şeylere hayatımda ne kadar yer veriyorum?”

İçimizdeki o taraf büyük değişimler istemiyor olabilir. Bazen biraz cesaret, biraz hareket, biraz da kendisine ayrılmış zaman yeterlidir. Her şeyi bırakıp başka bir hayata gitmek gerekmiyor. Yaşadığımız hayatın içine kendimizden küçük parçalar yerleştirmeyi öğrenmek de bir başlangıç olabilir.

Her sabah aynı güne uyanabiliriz. Fakat her günün aynı olmak zorunda olmadığını hatırlayabiliriz.

Hayatımızı değiştirmek için başka bir hayata ihtiyacımız yoktur. İçimizde uzun zamandır susturduğumuz o kişiye biraz daha fazla kulak vermek yeterlidir.

Mesele, hayatın bize mutluluk vermesini beklemek değil; kendi hayatımızın içinde kendimize bir yer açabilmektir.