KAZANIRKEN KAYBETTİK
Eski şarkılar, eski evler ve eski insanlar… Her şeyin eskisi daha güzeldi sanırım.
İnsanları vefalı, sokakları neşeli, şarkıları anlamlı ve dünyası renkliymiş eskilerin.
Modernleşirken renklerimizi kaybetmişiz biz. Çağdaşlaşırken vefamızı ve kalbimizdeki merhameti kaybetmişiz.
Yolda gördüğün ve hiç tanımadığın bir insana selam vermek, derdi olanın derdine ortak olmak, aç olanla ekmeğini bölüşmek… İnsanlığın mirası buydu.
Bugün hasret kaldığımız ne varsa, aslında bize bırakılan mirastı. Biz, bize bırakılana sahip çıkamadık.
Apartman komşumuzu tanımaz hale geldik. Zor durumda olanın hâline “Bana ne!” deyip geçebiliyor, bir kötülük gördüğümüzde “Bana bir zararı yoksa yeterince kötü değildir.” bakış açısıyla hareket edebiliyoruz.
Sustuk… Sustukça kaybolduk, yalnızlaştık.
Herkes kendi yalnızlığında, başkalarının kalabalığına imrenir oldu.
Bayramlar bile değişti, eski heyecanını kaybetti. Kendi çocukluğumu düşünüyorum da; alınan bayramlıklarımı arife gününden hazırlar, yatağımın ucuna koyardım. Arada bir giyer, aynada kendime bakardım. Bayramda gidilecek yerler listesini elimden geldiğince kabartmak isterdim. Bir ses daha duyayım, birini daha tanıyıp elini öpeyim, belki bir tane daha şeker alayım…
Bayramların bayramlıklarını çaldılar sanırım. Eskiden bu kadar eksik değildi çünkü.
Oysa bayramlar sadece bir tatil ya da takvim yaprağı değildi; insanı insana yaklaştıran, kapıları ve kalpleri birbirine açan en büyük köprüydü. Şimdi ise bir kapıyı çalmaktan, iki kelime sohbet etmekten, akşam çayına bir misafir buyur etmekten kaçınır olduk. Kalabalıklardan çekindikçe kendi kabuğumuza çekildik, komşumuzun sesinden bile rahatsız olur hâle geldik.
İnsandan kaçarak, bütün bunları yapmaktan vazgeçerek aslında günümüz insanı “yalnızlığı” kendisi tercih etti. Sonra da sanki bu yalnızlığa mahkûm edilmişçesine şikâyetlendi.
Düşünsenize; eskiden “Çocuğum arkadaşsız mı kalacak?” diye bir korku yoktu. Biz çocuklar sabah evden çıkar, akşam annemizin “Eve gel!” diye yankılanan sesiyle eve dönerdik. Sadece kendimizi değil, bizden sonraki nesilleri de yalnızlaştırdık.
Arada bir durup düşünmek lazım:
“Bir şeyi kazanmak için, hayatıma bir yenilik katmak için nelerden vazgeçmem gerekiyor? Ya da bu yenilik bana neleri kaybettiriyor?”
Düşündükten sonra, insanoğlunun en muazzam yeteneklerinden biri olan “rasyonel tercih” yapabilme gücünü kullanarak hareket etmek gerekir.
Çünkü her yenilik, beraberinde bir bedel getiriyor. Her kazanç, bir şeylerden vazgeçmeyi gerektiriyor. Asıl mesele de belki burada başlıyor:
Bir kazanımın benden götürdükleri, bana kazandırdıklarından fazla ise onu elde etmek gerekir mi gerçekten?
Belki de çağdaşlaşmak, geçmişte kalan her şeyi geride bırakmak değildir. Belki asıl mesele; yeniyi alırken eskiden bize insan olduğumuzu hatırlatan ne varsa, onları da koruyabilmektir.