KADININ YERİ YOK
Hepimiz hayatımız boyunca en az bir kez “baba evin var”, “koca evin var” cümlelerini duymuşuzdur. Peki bu cümleleri söylerken hiç düşündük mü; bu iki evin arasında kadının kendi evi, kendi hayatı, kendi yeri nerede?
Bir kız çocuğu dünyaya geldiğinde çoğu zaman onun geleceği daha çocukken konuşulmaya başlanır. “Büyüyünce gelin olacak.” “Evlenip gideceksin.” Daha kendi hayallerinin ne olduğunu bile bilmeyen bir çocuğa, sanki hayatının asıl durağı başka bir evmiş gibi anlatılır.
Bir kız çocuğu daha dünyaya gözlerini açtığı gün, “baba evinin kızı” olur. Büyür, okur, çalışır, kendi ayakları üzerinde durmaya başlar. Sonra bir gün hayatına biri girer. Sevdiği, güvendiği insanla evlenir. İşte o zaman bu kez “koca evinin karısı” olur. Peki kadın bu cümlelerin neresinde kendisi olarak kalır?
İki ev arasında sıkışıp kalır kadın.
Peki bize şunu sorsalar: ‘’Neresi gerçekten yuvam dediği yer?” Ne cevap veririz?
Evlenince mi? Bir erkeğin soyadını alınca mı? Çocuk sahibi olunca mı? Yoksa yıllarca dört duvar arasında emek verip o evi yaşanır hâle getirince mi?
Aslında mesele yalnızca dört duvar değildir. Yuvasını kurmak, insanın kendisini güvende ve ait hissetmesiyle ilgilidir. Bir kadının “Ben burada varım.” diyebilmesiyle ilgilidir.
O yalnızca bir evin içinde bulunan kişi değildir. Evin görünmeyen emeğidir. Sabah herkesten önce uyanan, gece herkes uyuduktan sonra hâlâ mutfağı toparlayan; çocuğunun ateşini takip eden, eşinin gömleğini ütüleyen, evin eksiklerini düşünen, herkesin doğum gününü hatırlayan, kimin neyi sevdiğini bilen çoğu zaman yine kadındır.
Fakat bütün bunlar yapılırken ona “Senin yerin burası.” denilir. Oysa bir yere ait olmak kendinden ödün vermek, benliğini bir köşeye bırakmak demek değildir.
Kadın iş hayatında aktif rol alıyorsa “Evini de ihmal etme.” denir. Çalışmıyorsa “Bir işin yok mu?” denir. Çocuk sahibi olursa “Çocuğuna bak.” denir. Çocuğu olmazsa “Ne zaman çocuk düşünüyorsunuz?” sorusuna maruz kalır. Boşanırsa “Yuvayı neden koruyamadın?” denir. Evlenmezse “Kısmetin çıkmadı mı?” diye sorulur.
Kadın ne yaparsa yapsın birilerinin beklentisinin karşısında sınava girer.
Üstelik bu sınavın soruları hiç bitmez. Cevapları da hiçbir zaman doğru kabul edilmez.
Daha da acısı, bazen kadın şiddet gördüğünde bile ilk soru “Neden gitmedi?” olur.
Oysa asıl sorulması gereken “Neden şiddet gördü?” ve “Neden ona şiddet uygulandı?” değil midir?
Bir kadın korktuğu için susabilir. Çocuğunu düşündüğü için kalabilir. Ekonomik özgürlüğü olmadığı için çıkamayabilir. Ailesinin “El âlem ne der?” baskısından çekinebilir. Gidecek bir evi olmadığı için bulunduğu yerde kalabilir. Bütün bunları bilmeden hayatına dışarıdan bakıp ona kolayca hüküm vermek ne kadar doğru?
Belki de en ağır yüklerden biri budur: Kadının yaşadığı acının bile hesabını yine kadına sormak.
Kadın olmak, sürekli birilerine yetmek zorunda olmak değildir.
Kız çocuğu evlendiğinde ailesini değiştirmez; yalnızca hayatına yeni bir insan ekler. Baba evi de onun evidir, kurduğu yuva da. Fakat asıl önemlisi, kendisi için kurabildiği hayattır.
Bazen bir kız çocuğuna “Büyüyünce evleneceksin.” demek yerine “Büyüyünce ne olmak istiyorsun?” diye sormamız gerekir.
Belki doktor olmak isteyecek.
Ya da öğretmen…
Veya yazar, sanatçı, mühendis, bilim insanı…
Belki de hiçbirinin peşinden gitmek istemeyecek; bambaşka bir hayat kuracak.
Önemli olan onun ne istediğini duyabilmek.
Kadın bir eve ait değildir.
Kadın, önce kendisine aittir.
Belki de artık kız çocuklarına “Bir gün gideceksin.” demek yerine “Nereye gitmek istersen, oraya gidebilirsin.” demenin zamanıdır.
Onlara bir evin anahtarını vermeden önce kendi hayatlarının anahtarını vermeliyiz.
Ve belki de asıl soru şudur:
Kadının yeri neresi?
Cevabı çok basit:
Kadının yeri, kendisini eksiltmek zorunda kalmadığı her yerdir.