31 Ağustos 2026

ÇİZGİNİN İKİ TARAFI

ile Seda Nur Issız

Dikkat ettim de günümüz insanının her konuda bir fikri var. Hiç kimse de bu fikir başkalarını ne kadar ilgilendiriyor diye düşünmüyor!

Oturduğumuz evin düzeninden tutun da ne giyip yediğimize kadar “fikir” adı altındaki baskıcı eleştirilerini içlerinden geldiği gibi söylüyorlar. Bunun sonucunda senin ne kadar kırıldığın, küçük düştüğün kimsenin umurunda değil.

Konuşabiliyor olmamız her konuda konuşmamız gerektiği anlamına gelmez ve susmak da her zaman erdem değildir.

Konuşurken haddini, susarken de hakkını gözetmen gerekir.

Ama bunu bir türlü başaramıyoruz. Özellikle bazı büyüklerimiz, yaşlarının onlara getirdiği sınırsız haklarının olduğuna inanıyorlar. Küçükler saygıdan sustukça onlar haklı oldukları için sessiz kalındığını düşünüyor ve bu döngü hiç bitmiyor. Zamanla sınırlar iyice zorlanıyor. Senin iraden, özel ve özgür hayatın, yaşlı kurtların eleştiri ve hak dişlileri arasında ezilip gidiyor. Dayanılmaz bir raddeye gelip “Hayır, dur! Bu benim hayatım ya da benim tercihim” dediğin zaman ise yepyeni bir etiketin oluyor: “Saygısız.” Peki asıl saygısızlık hangisi sizce? Başkalarının sınırlarını zorlamak mı, yoksa o sınıra çizgi çekmek mi?

Bana kalırsa asıl saygısızlık, sınır tanımazlıktan doğar. Yaşın yedi de olsa yetmiş de olsa bu böyledir. Büyük küçüğü, küçük de büyüğü saymalı ki o sınırlar ortadan kalkmasın.

Elbette tek sorun bu değil. Gençlerimiz peki? Onlara ne oldu? “Bencillik” kelimesi hiçbir asırda böyle can bulamamıştı!

Ben böyle istiyorum, benim hayatım, benim kararım, benim bedenim…

Tamam, senin! Ama hayatını yaşarken, o kararları verirken benim sınırlarımda geziniyorsun.

Sınır çizmek bencil olmak değildir; “biz” olurken benliğini kaybetmemektir.

Bencillik öyle işlemiş ki damarlarımıza, sorunlara adeta bir at gözlüğü ile bakar olmuşuz. “Bir olay beni kızdırıyor ise bu benim için bir sorundur ama seni ilgilendiriyor ise o senin için bir sorundur” anlayışı; bencilliğimizi besleyen ve o at gözlüklerini gözlerimize çivileyen bu düşünce ile yaşıyoruz ve bu yüzden sınırlarımızı bilmiyor ve o sınırları asla çizemiyoruz.

Aslında sınır çizmek konuşmayı bilmektir. Asrın insanı konuşmayı unuttu. Konuşmak, dilinin döndüğü her şeyin dudaklarından dökülmesi değil; nerede ve ne zaman ne söylenmesi gerektiğini bilmektir.

Belki de çözümü çok uzakta aramamak gerekiyordur. Ağzımızdan çıkan her kelimenin başkalarının dünyasında bir karşılığı olduğunu hatırlamalıyız ilk önce. Ne kelimelerimizle bir başkasının mahremini, sınırını çiğnemeli ne de başkalarının kelimelerine kendi benliğimizi kurban etmeliyiz. O at gözlüklerini çıkarıp birbirimize sadece gözlerimizle bakmak yerine haddimizle bakmayı öğrendiğimiz gün, ne gençler bencilliğin arkasına sığınacak ne de büyükler saygıyı bir tahakküm aracı yapacak. Çünkü gerçek özgürlük, sınırların bittiği yerde değil; o sınırların karşılıklı zarafetle korunduğu yerde başlar.