27 Ağustos 2026

AYNI ZAMANIN BİN HALİ

ile nagihankirbas

Dışarı çıkıp bir yerde oturduğumda, etrafımdaki insanlara bakarken bazen çok garip bir şeyin farkına varıyorum: Gördüğüm her insan,aslında benimkinden tamamen farklı bir hayatın içinde yaşıyor. Bunu bilmek elbette yeni bir şey değil ama insanın bunu gerçekten fark ettiği an bambaşka oluyor sanki. Bir kafede oturup etrafımdaki insanları izlerken yan masada telefonuna bakıp gülümseyen birinin, birkaç metre ötede camdan dışarı dalıp giden birinin, aceleyle bir yere yetişmeye çalışan başka birinin, benden habersiz devam eden bir hayatı olduğunu düşünüyorum. Ben onların hayatlarının yalnızca birkaç saniyesine denk geliyorum ama onlar o birkaç saniyeden çok daha fazlasını yaşıyorlar. Belki o sırada gülümseyen kadın, biraz önce hayatının en güzel haberini aldı, belki dalgın duran adam saatlerdir kafasının içinde aynı şeyi düşünüyor, belki aceleyle yürüyen genç bir daha hiç gelmeyecek bir fırsata koşuyor. Bilmiyorum. Zaten garip olan da bu. Birbirimizin hayatlarına sürekli rastlıyoruz ama birbirimizin hikâyelerinden neredeyse tamamen habersiziz.

Bazen bu düşünceyi daha da ileri götürüyorum. Saat aynı, gökyüzü aynı, şehir aynı ama insanların içinden geçtiği şeyler birbirinden o kadar farklı ki. Ben bir kafede oturup kahvemi içerken başka bir yerde birisi bir hastane koridorunda gelecek bir sonucu bekliyor olabilir. Bazıları büyük kayıpların içinden geçerken bazıları hayatlarının en güzel başlangıçlarına hazırlanıyor olabilir. Birisi sevdiği insanla ilk kez buluşuyordur, bir başkası yıllardır sevdiği birinden vazgeçmeye çalışıyordur. Bir evde kahkahalar yükselirken başka bir evde biri sessizce ağlıyor olabilir. Birinin hayatında unutulmayacak kadar önemli olan bir an, başka birinin günlüğünde sıradan bir perşembe olarak kalabiliyor. Belki de hayatın en tuhaf taraflarından biri bu: Biz kendi yaşadığımız anı dünyanın merkezi sanarken dünyanın geri kalanı kendi hayatının içinde akmaya devam ediyor.

Çünkü hepimiz, kendi hayatımızın başrolüyüz. Kendi yaşadığımız şeyleri içeriden görüyoruz. Bir şey canımızı yaktığında onun ne kadar ağır olduğunu, geceleri bizi uyutmadığını, gün içinde aklımızın bir köşesinden hiç çıkmadığını biliyoruz. Başkasının acısına ise yalnızca dışarıdan bakıyoruz. Bu yüzden bazen kendi dertlerimizi olduğundan çok daha büyük zannediyoruz. Sanki bu kadar yorulan yalnızca bizmişiz, sanki bu kadar kırılan, bekleyen, kaybeden başka kimse yokmuş gibi. Belki de bu yüzden yanımızdan geçen birinin ne kadar büyük bir mücadele verdiğini, sessizce oturan birinin içinde kaç cümleyi susturduğunu bilmiyoruz. Bir başkasının vitrinine bakıp kendi evimizin içini yargılıyoruz; halbuki herkesin hayatında kimsenin görmediği odalar var. Gördüğümüz hiçbir hayat, gördüğümüz kadarıyla tamamlanmış bir hayat değil.

Bunu fark etmek insana tuhaf bir şekilde iyi geliyor. Hayatın yalnızca benim yaşadıklarımdan ibaret olmadığını hatırlıyorum. Benim için dünyanın sonu gibi görünen bir şey, başka birinin hayatında belki de çok sıradan bir mesele. Ama bunun benim acımı küçülttüğünü düşünmüyorum. Sadece onu dünyanın tek gerçeği olmaktan çıkarıyor. Çünkü insan bazen derdinin küçük olduğunu değil, o derdi yaşayan tek kişi olmadığını bilmeye ihtiyaç duyuyor. Oysa dışarıda bizimle aynı duygulardan geçmiş insanlar var; bizim gibi birini özleyen, bir şeyleri kaybetmekten korkan, bizim gibi kırılan insanlar…

Başımı kaldırıp kalabalığa baktığımda artık yalnızca yabancı yüzler görmüyorum. Hepsi aynı gökyüzünün altında, aynı zamana karışıp kendi hayatlarının içinden geçiyor. Ben de kendi hayatımın içinden geçiyorum. Ve belki bütün bunları fark etmenin bana bıraktığı en güzel şey şu: Dünyada yalnızca benim hikâyem yok. Benim yaşadığım duyguların bir yerlerde karşılığı, benim sessizliğimin başka bir insanda yankısı var. İnsan bazen bunu bilerek bile biraz daha kolay nefes alıyor. Kendi hayatıma geri dönerken içimden yalnızca şu geçiyor:

Ben tek değilim...