ESKİ BENLİKLERİN SESSİZ YASI
Bir zamanlar hayatının merkezinde olduğun birinin, bugün seni yolda görse tanıyamayacak hale gelmesi bir kayıp mıdır, yoksa muazzam bir özgürlük mü? Bugün hatırdan bile geçirmediğimiz ilk çocukluk arkadaşlarımız veya sokakta yanından geçip gittiğimiz yabancılar…
Bir başkasının hafızasında bir daha uyanmamak üzere silinmiş olmak; kaybedilmiş bir mevzi midir, yoksa zamanın bizi dönüştürürken hediye ettiği bir görünmezlik hakkı mı? Bir zamanlar bambaşka bağlar kurduğumuz gerçeğini hatırlayınca, zihinde önce tuhaf bir sızı belirir; muhatapsız, sessiz bir yas gibi. Zaman, kimine göre acımasız bir silgi, kimine göre şifa. Ama en çok da bir zamanlar “ben” dediğimiz insanları unutturan bir mekanizma. Sevdiğimiz, kıymet verdiğimiz her ilişki uğruna verdiğimiz ödünler, yaşadığımız kayıplar ve bir zamanlar bir ağız dolusu kahkaha atarken aniden büründüğümüz o ağır sessizlikler… Her biri bizi olduğumuz kişiden alıp bambaşka birine dönüştürür. Önce o eski benliğin arkasından ağır bir yas tutarız. Zamanla onu zihnimizin tavan arasına kaldırır, tozlu raflara iteriz. Gün gelir, bir an hatıralar canlanır ve geride bıraktığımız eski halimize tuhaf hislerle bakarız. Sanki o dönemi hiç yaşamamışız gibi, sanki başka bir hayattan kalan halimiz gibi gelir. Çünkü insan, yaşamının her döneminde başka birine dönüşür; her yaşta farklı ihtiyaç ve duygularla var olur. Nihayetinde insan bir zamanlar olduğu bütün benliklerin toplamıdır. Yaşanan her dönem bir derstir. Aynaya baktığımızda yüzümüzde beliren her çizgi, o yaşanmışlıkların izini taşır. Artık aynadaki aksimiz; tecrübeleri heybesine koymuş, olgunlaşmış halimizdir. Önemli olan, tüm bu dönüşüm süreçlerini farkında olarak, hissederek ve sindirerek yaşamaktır; günün sonunda eski benliklerimize şefkatle bakıp şimdiki halimize bir pay çıkarabilmektir.