19 Ağustos 2026

ÇIRPINIŞ

ile Yelda Özdemir

O sabah, cama vuran bir sese uyandım. Yerimden kalkamıyordum. Biraz gayretle doğruldum. Yatağım camın yanındaydı. Baktığımda bir kuş çırpınıyordu. Cama çarpıp balkona düşmüştü. Belli ki uçmayı öğreniyordu. Onu ürkütmek istemedim. Perdenin aralığından izlemeye devam ettim. Ayağa kalkıp kanat çırpıyordu ama olmadı. Yine aynı yerinde kaldı. Onun kanat çırpınışları beni zihnimden çıkaramadığım o güne götürdü.

Henüz  on yedi yaşındaydım. Halam ve kuzenlerimle bir haftalık tatile gitmiştik. Gençliğin başımızda deli gibi döndüğü zamanlar. Her şeyi biliriz, her şeyi yapabiliriz. Hele kızlar varsa etrafımızda; Of! En havalı hareketler bizden sorulur.

Dalışlar, denizde güreşler, su altında nefes tutup en uzun süre kalmalar, kuma yatıp boğuşmalar. Ve atlayamazsın, atlarım denilen kayalıklar.

Mevlana’nın şu sözü ile ilgili lisede kompozisyon yazdırmıştı hocamız; Dibini görmediğin suya dalmadığın gibi emin olmadığın sevgiye teslim etme kendini.

Hatırlıyorum uzun bir kompozisyon yazmıştım. İç yüzünü bilmediğin bir işe araştırmadan girilmemeli, kimsenin iç yüzünü bilmeden de güvenmemek gerektiğini belirtmiştim. İki gündür tanıştığımız kızlarla yaz heyecanı kıpır kıpır.

Buse;

“Kayalıklardan atlayabilecek var mı?” diye sordu. Nasıl da güzel bakıyordu.

“Ben atlarım.” diye sazan gibi lafa atladım. Keşke sadece lafa atlasaydım. O kayanın üzerine çıkıp denize de atladım. Kayalık bölgelerde suyun üzerindeki kadar suyun altında da kayalar olacağını hiç hesaba katmadım. Kimse bunu düşünmedi.

Yalnızca kuzenim Alp;

“Saçmalama abi! Çok yüksek boş ver!” diye uyardı.

Diğerleri ve ben, işin adrenalin kısmındaydık.

Derin bir nefes aldım, gerildim ve bir kuş kadar özgürdüm. Aşağıya doğru süzülüyordum. Saniyeler içinde sert bir yere geldi boynum. Çırpındığım bir an var zihnimde, gerisi karanlık.

İki ay komada kalmışım. Doktorlar vücudumun ne kadar tahribat aldığını uyandığımda anlayacaklarını söylemişler.

On yıldır gitmediğim doktor, yapılmayan tedavi kalmadı. Ben çoktan pes ettim ama Annem ve babam, onlar hala duydukları her yere bir umutla beni götürmeye çalışıyorlardı. Son söyledikleri yer farklı bir şehirdeydi. Ben istemedim. Umut edip sonunda umudumun kırılması şu halimden daha çok üzüyordu beni. Balkondaki kuş yine çırpındı. Sanırım kanadı yaralanmıştı. Anneme seslendim, kuşa bakmasını söyledim. Merhametli annem, biraz su ve ekmek ufalamıştı. Kuş kendine dokundurmuyordu. Annemde elindekileri yakınına bırakıp içeri girdi. Bir saat geçti, Çırpınmaktan vazgeçti. Anlaşılan yorulmuştu. Annem tepsiyle yemek getirdi. Bir elimi kullanabiliyordum. Ancak sağ elimi ve bacaklarımı kullanamıyordum.

Buna da şükür, kendi yemeğimi yiyebiliyordum. Fizik tedavi merkezlerinde nelerle karşılaştım. O tedaviler sırasında “şükür” demeyi öğrendim.

Ben çocukken babam ne çok karışırdı, sol elle yemek yenmez, diye. Şimdi sol elimi kullanabildiğim için her gün dua ettiğini söylüyor. Hayat insanları hep farklı yerlerden sınıyor galiba.

Minik kuş su içiyor, kendine gelmiş.

“ Yarın da bakalım uçmazsa veterinere götürürüm.” dedi babam.

Sabah uyanır uyanmaz doğruldum ve minik kuşa baktım. Ekmek parçalarını yiyordu. Kanatlarını daha iyi çırpıyordu ama yükselemiyordu.  Annem ona bir merhem hazırlayıp sürmeye çalıştı. Kuş bugün zorluk çıkarmadı. Akşamüstü kendini biraz daha yükseğe havalandırmayı başardı. Mücadeleci bir kuştu. Annem eline aldı ve biraz yukarıya doğru kaldırdı. Çırpındı, çırpındı ve ağaca kadar uçtu. Çok mutlu oldum o an çünkü iyileşmişti.

Sonraki günlerde annem onun için balkona su ve ekmek bırakmaya devam etti. Minik kuş ve beraberinde başka kuşlarda gelmeye başladı. Annem balkonum kirleniyor demeden sevgiyle bakıyordu onlara.

“Anne” dedim.

“ Söyle kuzum” dedi.

“ Şu bahsettiğin merkezi ara, gidelim.”

Annem kulaklarına inanamadı.

Bir çığlıkla, ağlaya ağlaya koştu, boynuma sarıldı. Kendim için değil ama annem için aldım bu kararı. Onun umudunu elinden almak istemedim. Kim bilir, kuş gibi benim de bu seferki çırpınışlarım belki de beni iyileştirir.