BÜYÜMEK BÖYLE BİR ŞEY Mİ?
“Bazen kendimi yetişkin taklidi yapan bir çocuk gibi
hissediyorum…”
Evet, bu yazıyı yazma sebebim de tam olarak sabaha
karşı okumuş olduğum bu söz oldu. Geçmişte
bizi mutlu eden, çocuk gibi güldüren ve güvende
hissettiren şeyleri bir bir kaybediyoruz modern
dünya denen bu kuyuda. Ne o eski heyecanlar
ne de o eski biz kaldık geçmiş onca zamandan
geriye.
Peki biz neyiz ki ? Kim bu gökte ayın hüküm
sürdüğü bu saatleri büyük bir hicran ateşiyle
saymaya çalışan ?..
Bedenin temaşa-yı visaline engel olmak ne haddime benim.
Yok mu bir çaresi zihnimin çektiği azaptan kurtarmanın bu bedeni.
Sahi, büyümek böyle bir şey mi ?
Önceden her çizgisini özenle ezberlediğim yorganım bugün üzerimde soğuk bir kefen gibi. Sabah yine bir koşturmaca içerisine girene kadar ölmeden önce ölmüş bu bedeni biraz olsun dinlendirmek mi amacı ?..
Nerede o güneşin göz alıcı ışığına gözümü açtığım günler ? Şimdilerde güneşe en son ne zaman baktığımı bile hatırlamıyorum. Sabahlara kefen gibi yorganımı yırtarcasına atan bedenimin zemherinin nefesinden titreyişi ile uyanıyorum. Sahi, büyümek böyle bir şey mi ?
Gece yürüyüşlerim için sokağa her çıkışımda ara sokakları canlı diye tahayyül ederdim. Sanki her bir adımımda onlar da farklı şekiller alıyor farklı bağlantılar yapıyor gibi gelirdi. Belki de böyle düşünmek az da olsa, sıradanlaşmaya yüz tutan hayatlarımızda bir heyecan merhalesi gibi geliyordu. Yürüyüşün ortalarında sokaklar artık bir yün topağı gibi birbirine girip birbirini taklit ediyor gibi düşünürdüm. Sanki biraz daha devam etsem evin yolunu bulamayacakmışım gibi gelirdi. Sanki ben aradan çıkacağım da hep bir olacağım sokakla gibi… O zamanlar ben’i aradan çıkarmak kolaydı. Şimdilerde sokaklar aradan çıktı, ben benle imkansız vuslata kaldım… Sahi, büyümek böyle bir şey mi ?
Peki ya şimdi? Şimdi nefes almak bile bir yük bazen. Oysa nefes, Hakk’ın insana üflediği sırdı. Her alıp verişte bir mânâ taşırdı içinde. Şimdi nefes sadece nefes; sırrı kaybolmuş bir hazine…
Geceleri uyuyamıyorum dedim ya. Belki de asıl mesele uyumak değil. Belki de “ölmeden önce ölmek” denen şey tam da bu: her gece kendi kabrimi sırtlanıp
sabaha kadar taşımak. Ama nefes alıyorum hâlâ.
Demek ki ölüm bana henüz vuslat değil.
Mevlânâ der ki: “Her kim ki bu dünyada
ölmeden evvel ölmezse, öldüğünde pişman
olur.” Peki ben öldüm mü ?
Her gece biraz daha ölüyorum da, dirilmek ne zaman?
Belki de her sabah uyanmak,
her seferinde yeniden doğmaktır. Ama ben uyanıyorum,
doğuyorum, sonra yine ölüyorum. Bu döngü mü hayat, yoksa ben mi dönmeyi bilmiyorum ?
Haftaya gelecek yazınızı sabırsızlıkla bekliyorum bakalım kaleminizden neler taşıp gelecek sabırsız gönüllerimize