BİR CÜMLENİN ÖMRÜ
Bir cümle bazen birkaç saniyede kurulur. Söyleyen, kelimelerin ağzından çıkışını bile fark etmez. Ardından başka bir konuya geçer. Çayından bir yudum alır, telefonuna bakar ya da bulunduğu yerden kalkıp gider. Onun için o an çoktan kapanmıştır. Karşısındaki ise aynı yerden kalkarken yalnız değildir artık. Birkaç kelimeyi de yanında götürür. Üstelik o kelimelerin ne kadar süre yaşayacağını ne söyleyen bilir ne de duyan.
On bir yaşındaki bir çocuk, tahtanın önünde soruyu çözemediğinde sınıfta birkaç kişi gülmüştü. Öğretmeni elindeki tebeşiri masaya bırakmış, sabırsız bir sesle, “Sen zaten matematiği hiçbir zaman anlayamayacaksın,” demişti.
Ders devam etmiş, tahta silinmiş, zil çalmış ve çocuklar bahçeye koşmuştu. Öğretmenin o gün kurduğu onlarca cümleden biri daha unutulup gitmişti. Fakat çocuk o cümleyi sınıfta bırakmamıştı.
Yıllar boyunca önüne ne zaman rakamlar gelse, önce o sınıfı hatırladı. Sorudan önce sesi duydu, denemekten önce yapamayacağını düşündü. Üniversitede bölüm seçerken bile matematikten olabildiğince uzak durabileceği alanlara yöneldi. Öğretmeni yıllar sonra karşısına çıksa belki o günü hatırlamayacak, çocuğun adını dahi çıkaramayacaktı.
Bir insanın hayatında ne kadar uzun süren bir iz bıraktığını hiçbir zaman öğrenmeyecekti.
Söylediğimiz cümlelerin tuhaflığı biraz da buradadır. Hangisinin karşımızdaki insanın içinde kalacağını seçemeyiz. Uzun uzun hazırlanıp büyük bir konuşma yaparız, ertesi gün unutulur. Aylarca düşündüğümüz sözler hiçbir yere değmeden geçip gider. Sonra sıradan bir salı günü, bir merdiven başında aceleyle söylediğimiz birkaç kelime, başka bir insanın hayatına yerleşir. Bazen o cümle bir yük olur, bazen de insanın yıllarca tutunacağı küçücük bir yer.
Genç bir kadın ilk iş görüşmesinden çıktığında kendisini olduğundan daha küçük hissediyordu. Soruların yarısına istediği gibi cevap verememiş, asansöre doğru yürürken dosyasını göğsüne sıkıştırmıştı. Kapılar kapanmak üzereyken görüşmeyi yapanlardan biri arkasından yetişip yalnızca, “vazgeçmeyin” demişti.
Kadın o işe alınmadı. O cümleyi söyleyen kişi de muhtemelen akşam eve döndüğünde birkaç saniyelik bu konuşmayı çoktan unutmuştu.
Kadın ise aylar sonra başka bir görüşmeye giderken aynı sözleri kendi kendine tekrarladı. İkinci görüşmeden de sonuç çıkmadı, üçüncüde elleri biraz daha az titredi, dördüncüde işe kabul edildi. Yıllar sonra bir arkadaşının kızı ilk mülakatına hazırlanırken ona ne söyleyeceğini düşündü ve farkında olmadan aynı cümleyi kurdu; “Bence vazgeçme.” Böylece birkaç kelime, ilk sahibini geride bırakıp başka bir hayata geçmiş oldu.
Belki de kelimelerin gerçek ömrü sözlüklerde yazmaz. Bazıları ağızdan çıktığı anda ölür, bazılarıysa yıllarca bir insandan diğerine taşınır. Söyleyenin yüzü unutulur, ses tonu silinir, cümlenin nerede duyulduğu bile zamanla bulanıklaşır. Yine de anlamı yaşamaya devam eder.
İnsan bazen kendisine ait sandığı bir sözü yıllar sonra başka birine aktarırken, aslında geçmişten gelen bir emaneti taşıdığını fark etmez.
Ailelerin içinde böyle cümleler çoktur. Çocukluk sofralarında söylenir, yıllar sonra başka evlerin mutfaklarında yeniden ortaya çıkarlar.
Bir baba oğluna kızarken kendi babasının kelimelerini kullanabilir.
Bir anne kızını teselli ederken yıllar önce annesinden duyduğu cümleyi tekrar edebilir.
“Kendine dikkat et”
“Ben sana güveniyorum”
“El âlem ne der”
“Sen yapamazsın” yada Ne olursa olsun buradayım gibi sözler.
Aynı evin duvarlarından çıkıp başka hayatlarda kendilerine yeni yerler bulur.
Hepsi birkaç kelimeden oluşsa da insanda bıraktıkları ağırlık aynı değildir. Bazıları omuzda taşınır, bazıları sırtta, bazılarıysa insanın elinden tutar.
Bir cümlenin uzunluğuyla etkisi arasında hiçbir ölçü yoktur. Kimi zaman üç kelime yıllarca süren bir sessizlikten daha ağırdır.
Bir çocuk eve koşarak gelip resim dersinde yaptığı resmi annesine göstermek ister. Kâğıdın bir köşesi çantasının içinde kıvrılmıştır ama umurunda değildir.
Annesi o sırada yemekle uğraşıyor, telefon çalıyor, ocaktaki tencere taşmak üzeredir, resme hızlıca bakıp
“Güzel olmuş” der. Çocuk resmi alıp odasına gider ve belki de aldığı iltifattan memnundur.
Başka bir evde aynı yaşlarda başka bir çocuk da yaptığı resmi babasına getirir. Babası gözlüğünü takar, kâğıdı eline alır ve birkaç saniye gerçekten bakar.
Sonra ağacın bulunduğu köşeyi gösterip, “Bunu sen mi düşündün? Çok güzel yapmışsın” der.
İki çocuk da güzel bir söz duymuştur; Fakat biri yalnızca beğenildiğini, diğeri ise görüldüğünü hisseder.
İnsan bazı cümleleri anlamından çok, kendisine ayrılan dikkat yüzünden hatırlar.
Bir de hiç kurulmamış cümleler vardır. Onların ömrü bazen söylenenlerden daha uzundur.
Bir baba oğluna hayatı boyunca “Seninle gurur duyuyorum,” demez.
Oğlu ise bunu başka davranışlardan çıkarmaya çalışır. Mezuniyet törenine erkenden gelmesinden, hasta olduğunda kapısının önünde beklemesinden, arabasının deposunu habersizce doldurmasından sevgiyi okumayı öğrenir.
Sevildiğini bilir belki, ama bazı kelimelerin yokluğu içeride küçük bir boşluk bırakır. Yıllar sonra baba öldüğünde, oğlun aklına yalnızca söylenenler değil, söylenmeyenler de gelir.
İnsan bazen bir cümlenin eksikliğini, onu artık duyma ihtimali kalmadığında fark eder. O andan sonra bütün davranışlar geriye doğru yeniden okunur.
İnsan zihni garip bir arşivdir. Yıllarca duyduğu güzel sözleri unutabilirken tek bir kırıcı cümleyi bütün ayrıntılarıyla saklayabilir.
Nerede söylendiğini, odanın ışığını, karşısındaki insanın yüzünü, hatta o gün üzerindeki gömleğin rengini bile hatırlayabilir.
“Keşke seni hiç tanımasaydım,” gibi bir söz, birkaç saniyelik öfkenin içinden çıkıp yıllarca yaşayabilir.
Öfke geçer, insanlar belki barışır, hayat yeniden olağan akışına döner.
Fakat o cümle aynı kolaylıkla ortadan kaybolmaz. Sonraki her tartışmada eski yerinden kalkıp yeniden masaya oturur. Konuşmanın içinde görünmese bile oradadır.
İnsan bazı kelimeleri affedebilir ama onları hiç duymamış hâline geri dönemez.
Özür izin derinliğini azaltabilir, fakat zamanı geriye çeviremez.
Bunun tam tersi de mümkündür. Hayatın en zor anlarında hiç beklenmeyen birinden gelen küçücük bir cümle, insanın içindeki bütün gürültünün arasından kendine yol açabilir. Hastane koridorunda saatlerdir bekleyen bir kadın, doktorun kapısının açılıp kapanışını izlerken telefonuna gelen mesajlara cevap vermez.
Ne söyleyeceğini de bilemez zaten.
Yanındaki sandalyede oturan ve adını dahi bilmediği başka bir kadın kalkarken ona dönüp, “İnşallah güzel haber alırsınız” der. Belki sıradan bir nezaket cümlesidir, belki söyleyen birkaç dakika sonra unutacaktır. Fakat bazen insanın tam o anda ihtiyacı olan şey, kendisini hiç tanımayan birinin bile onun için güzel bir ihtimali dile getirmesidir. Kelimelerin değeri her zaman ne kadar etkileyici olduklarıyla ölçülmez.
Hatta çoğu zaman en uzun yaşayanlar son derece sıradan olanlardır.
“Eve varınca haber ver”
“Üşütme”
“Yedin mi?”
“İstersen konuşmadan da oturabiliriz” ya da “Ben buradayım” gibi cümlelerin hiçbiri büyük sözler değildir. Kitaplarda altı çizilecek ifadeler gibi görünmezler. Yine de bir insanın hayatında sevginin en kalıcı hâli bazen birkaç gündelik kelimenin içine sığabilir.
Yıllar geçtikçe aynı cümlenin anlamı da değişir. Çocukken annesinin her dışarı çıkışında söylediği “Geç kalma,” sözü insana sıkıcı gelebilir. Gençken kontrol edilmek gibi hissedilebilir. Bir gün o ses hayatın içinden çekildiğinde ise aynı iki kelimeyi yeniden duyabilmek için neler verebileceğini düşünür.
Cümle değişmemiştir aslında değişen, onu duyan insandır.
Belki bu yüzden geçmişte bize söylenen bazı şeyleri yıllar sonra yeniden anlarız. O zaman kızdığımız bir uyarının kaygıdan, yanlış anladığımız bir sessizliğin çaresizlikten, sıradan bulduğumuz bir vedanın ise sevginin son hâlinden doğduğunu fark ederiz. Fakat hayat, anlamakla geri getirmek arasında her zaman açık bir kapı bırakmaz.
Bazen doğru anlam, yanlış zamanda gelir.
Her gün yüzlerce kelime harcıyoruz. Bazılarını gereksiz yere söylüyor, Bazılarını söylemekte geç kalıyor, Bazılarını ise hiç dile getirmiyoruz. Aramamız gereken birini yarına bırakıyor, özür dilemek için daha uygun bir an bekliyor, teşekkür etmeyi başka bir fırsata erteliyoruz. Sevdiğimizi söylemek için doğru zamanı ararken, zamanın bizim kadar sabırlı olmadığını unutuyoruz.
Oysa hayatın kusursuz anlara karşı özel bir bağlılığı yoktur. Bazen fırsat verir, bazen vermez.
Bu yüzden insanın ağzından çıkan kelimelerin karşısındaki kişide ne kadar yaşayacağını bilmemesi, belki de konuşmanın en büyük sorumluluğudur. Öfkeyle söylenen bir sözün kaç yıl taşınacağını, küçücük bir teşvikin bir insanı hangi kapıdan geçireceğini ya da sıradan sandığımız bir vedanın son konuşmamız olup olmayacağını hiçbirimiz bilemeyiz.
Yıllar önce matematiği hiçbir zaman anlayamayacağı söylenen o çocuk bir gün kendi oğlunun ders çalışırken sinirlendiğini görür.
Çocuk kalemi masaya bırakıp,
“Ben bunu beceremiyorum,” der.
Adam bir an durur; Yıllardır zihninin bir köşesinde duran sınıf, tahta, tebeşir ve o eski ses yeniden belirir. Aynı cümlenin başka bir ağızdan devam etmesine izin verip vermemek artık onun elindedir.
Oğlunun yanına oturur, defteri önüne çeker ve soruya yeniden bakar. “Şimdilik yapamıyorsun” der.
Çocuk belki yıllar sonra o akşamı hiç hatırlamayacak, babasının söylediği cümleyi de unutacaktır.
Belki de hayatının bir yerinde, tam vazgeçmek üzereyken o birkaç kelime yeniden karşısına çıkacaktır.
Bunu kimse bilemez. İnsan bir cümleyi söylediği anda onun sahibi olmaktan çıkar. Ondan sonra ömrünü, içinde yaşamaya devam ettiği insan belirler.