21 Ağustos 2026

ZAMANIN ÖTESİNDE BİR BÜYÜ: BİZ Mİ DEĞİŞTİK, ALGIMIZ MI?

ile Büşra Akel

Zarafet dediğimiz o büyüleyici kavram gerçekten biçim mi değiştirdi, yoksa ona bakan gözlerimiz mi başkalaştı? Bugün dijital mecralarda paylaştığımız tek bir karesinin altına dizilen yüzlerce basmakalıp övgüyle karşılaşıyoruz: “Ne kadar kusursuzsun!”, “Harika görünüyorsun!” Oysa estetiğin tanımı tarihin her yaprağında bambaşka bir özelliğe büründü.

Geçmişin estetik anlayışıyla bugününki arasında adeta uçurumlar var. Dün incecik kavisli kaşlar, asaletin ve zekânın en belirgin simgesi sayılırken; bugün dolgun ve belirgin hatlar ön plana çıkıyor. Çok değil, yakın bir geçmişte porselen kadar beyaz, güneş görmemiş duru bir cilt zarafetin nişanesi kabul edilirken; günümüzde bronzlaşmış bir ten çekiciliğin ve canlılığın ölçütü sayılıyor. Rönesans döneminde yuvarlak ve yumuşak yüz hatları erişilmez bir hoşluk olarak görülürken, 1920’lerin Flapper modasında kısa saçlar ve keskin hatlar özgürlüğün simgesiydi. 1950’lerin kıvrımlı ve belirgin siluetleri, 1990’ların minimal ve podyum odaklı görünümüyle yer değiştirdi. Peki, durmaksızın değişen tüm bu rüzgârların ortasında sarsılmadan duran, zamana direnen hakiki bir değer yok mu?

Şöyle dönüp geçmişe baktığımızda, her dönemin kendine has bir insan çehresi yarattığını görüyoruz. Eski zamanlarda doğallık, kendiliğinden gelen bir büyü ve özgün bir duruşa sahip olmak en makbul olanıydı. Bir kadının yüzündeki küçük bir ben, saçlarının doğuştan gelen o benzersiz dalgası, tebessümündeki masumiyet ya da bakışlarındaki o derin huzur, onun biricik imzasıydı. O dönemlerde kimse bir başkasına benzemeye çalışmazdı; çünkü her yüz, kendi benzersiz hikâyesini anlatırdı.

Bugün ise çekicilik, maalesef tek bir kalıba, dar bir şablona sıkıştırılmak isteniyor. Aynı kaş yapısı, aynı belirgin elmacık kemikleri, aynı dolgun dudaklar, tornadan çıkmışçasına benzer yüz hatları ve standart beden ölçüleri… Ekranlarımızda her gün karşımıza çıkan sayısız dijital kare, gizli bir dille bizlere “Alımlı olmak istiyorsan tam olarak buna benzemelisin!” diye fısıldıyor. Bir süre sonra bu kusursuzluk baskısı altında kendimizi yetersiz bulmaya, benzersiz yönlerimizi birer kusur gibi görüp onlardan rahatsız olmaya başlıyoruz.

Oysa durup biraz düşünelim…

Doğadaki hangi çiçek bir diğerinin birebir kopyasıdır? Bir ormandaki aynı ağacın yaprakları bile birbirinin aynısı değildir; kimi büyük, kimi küçük, kimi eğri, kimi girintilidir. Fakat hiçbirimiz bir ağacın altına geçip “Şu yaprak çok göz alıcı ama şu yaprak son derece çirkin” demeyiz. Çünkü doğa bize en yalın hakikati öğretir: Büyüleyici olmak, başkasıyla aynılaşmak değil; kendi özgün formunu cesurca sergilemektir.

Geçmişte bu estetik değerler, kişinin kendine has nitelikleriyle anlam kazanırken; günümüzde ne yazık ki “şekillendirilmesi ve düzeltilmesi gereken bir eksiklik” olarak görülüyor. Üstelik bu biçimsel standartlar her sezon yeniden değişiyor. Peki, bu kadar değişken, bugün yüceltilip yarın unutulan bir şey, hakiki zarafetin kendisini oluşturabilir mi?

Bana göre hakiki zarafetin modası ve son kullanma tarihi yoktur. İnsanı büyüleyen şey, aynada gördüğümüz ince bir belden, pürüzsüzleştirilmiş bir ciltten ya da simetrik hatlardan ibaret değildir.

Bazen en samimi estetik, günün tüm yorgunluğuna ve telaşına rağmen evine döndüğünde ailesine içtenlikle tebessüm eden bir annenin şefkat dolu bakışıdır. Bazen yılların acı tatlı izlerini gururla taşıyan bir babanın nasırlı, emektar elleridir. Bazen de yaşanmışlıkların, çekilen sevdaların ve verilen mücadelelerin göstergesi olan o derin yüz çizgileridir.

Yıllar akıp gidecek, takvim yaprakları birer birer eksilecek. Saçlarımız parlak renklerini zamanla gümüşi beyazlara bırakacak; bedenimiz, yüzümüz, duruşumuz zamana yenik düşüp değişecek. Geriye ne mi kalacak?

Nasıl bir insan olduğumuz… İçimizde taşıdığımız merhamet, zihnimizi besleyen derinlik ve ruhumuzun zarafeti…

Gerçek cevher de budur bence: Zamanın yıpratamadığı, aynaların tam olarak yansıtamadığı ve hiçbir geçici modanın eskitemediği o ezeli değer…

Yani sadece ve sadece insan olmanın o eşsiz asaletidir…